ticari ve ekonomik diplomasi raporu

 

Baslik

 
   
 

4. Bölüm

 
     
  TÜRKİYE'DE YÜKSELMEKTE OLAN SEKTÖR VE TEKNOLOJİLER

4.1. Genel
İş dünyasında firmaların neyi, nerede ve nasıl satacaklarını, mal ve hizmetlerini nasıl ve nerede üreteceklerini dikkatli bir stratejik planlama çerçevesinde yapmaları başarılarının önkoşuludur. Bu tür firma stratejilerinden esinlenerek ülkeler de önde gelen ekonomik sektörlerde küresel çapta rekabet edebilmek için bir dizi ekonomik politikalar geliştirmektedirler. Stratejik sanayi ve ticaret politikalarının, günümüz koşullarında uygulanabilirliği ve kuramın ne ölçüde geçerli olduğu üzerinde tartışmalar henüz durulmamıştır
50; buna karşın, bu tür politikaların siyasetçi ve karar alıcılar nezdinde cazibelerini korumakta olduğu söylenebilir.
En basit şekilde tanımlamak gerekirse, devletin doğrudan sanayi faaliyetini yönlendirmeye dönük müdahalesi sanayi, dış ticareti yönlendirme çabası da ticaret politikası olarak tanımlanabilir. Sanayi politikaları, ekonominin bir alt kesimini hedeflediği için makroekonomik politikalardan ayrılmaktadır. Vergi oranları, kamu açıkları ve faiz oranları gibi makroekonomik politikalar genelde firmalar ya da sanayiler arasında herhangi bir ayrım yapmazken, AR-GE sübvansiyonları, vergi destekleri, elverişli krediler ve kredi tahsisatları gibi sanayi politikaları belli firma ya da sektörleri hedeflemektedir.
Bazı araştırmacılar, stratejik ticaret ve sanayi politikalarının Japonya ve Doğu Asya ekonomilerinin hızlı sanayileşmelerinin ardındaki kilit unsur olduğunu savunmaktadır. Bu ülkelerde devlet kalkınmaya önderlik etmiştir; ancak bu, ekonominin birçok sektörüne bilfiil girerek sürdürülen bir önderlikten ziyade özel sektörün faaliyet sahasını genişletmek ve özel sektörle birlikte ekonominin geleceğini yönlendirmek şeklinde gerçekleşmiştir. Bu sistem sayesinde serbest piyasaların avantajları olan adem-i merkeziyetçilik, rekabet, farklılaşma, yenilik gibi özellikler devletin, üretici birimleri serbest piyasaların aşırı zikzaklarından korumak ve yatırımları ulusal hedeflere doğru yönlendirmek için kullandığı seçici korumacılık önlemleri ve teşviklerle birleşerek bir sinerji, yani toplamın parçaların değerini aştığı bir formülü, doğurmaktadır.
Stratejik sektörlerin seçilerek bunların devlet teşvik ve kredileri yoluyla güçlendirilmesi reçetesinin özellikle de halen yaşanmakta olan Asya bunalımı gözönüne alınırsa, günümüzde ne ölçüde isabetli olduğu ciddi şekilde sorgulanmaktadır. Bu yaklaşımın karşısında yer alanlar, Doğu Asya mucizesini düşük ücret ve enflasyon oranları, rakiplerin ürün ve işleme teknolojilerinin çabuk kopyalanması, (düşük faiz ve yüksek yatırım oranlarını mümkün kılan) yüksek ülke içi tasarruf oranları ve değeri düşürülmüş döviz kurlarına bağlamaktadırlar. Stratejik politikaların, devletin giderek küçültülmesi amacına ters düşerek, kamu yönetimine gereğinden fazla yetki ve güç verdiği, oysa devletin ancak piyasanın başarısız olduğu alanlarda devreye girmesi gerektiği belirtilmektedir. Aksi takdirde özel baskı gruplarının hükümetlerin müdahale etme arzusu kötüye kullanabilecekleri, bu durumda da stratejik müdahaleler ile stratejik olmayanları ayırt etmenin son derece güçleşeceği ve kaynakların yanlış tahsis edilmesi riskinin artacağı savunulmaktadır. Bu tür müdahalelerin, iyi niyetle yola çıkılması halinde bile, neticede geçmişin yavru sanayi ve ithal ikamesi politikaları ile aynı akibete uğraması ihtimali her zaman mevcuttur. Ülkeler arasında haksız rekabet yarattığı gerekçesi ile bu tür müdahaleler sık sık uluslararası ticaret müzakerelerinde ciddi ihtilaflar doğurmaktadır.
Dünya ekonomisindeki temel talep eğilimlerini, yapısal değişiklikleri, hedef pazarların gelecekteki muhtemel gereksinimlerini etraflıca tahlil etmeden masabaşı senaryolarla bürokrat ya da özel baskı gruplarının tercihine uyacak şekilde stratejik sektörler belirlemeye kalkışmak, kanımızca kaynak israfı ve zaman kaybından başka bir işe yaramayacaktır. DTÖ, OECD ve Gümrük Birliği yükümlülüklerimizi de dikkate alacak şekilde devletin, ekonomimizde lokomotif işlev görmekte olan tekstil, otomobil ve tarım sanayi gibi geleneksel sektörlerin yanısıra, 2010 yılına doğru dünyada yükselme eğilimi gösteren ve ülkemizin de dünyada rekabet gücüne sahip olabileceği düşünülen turizm, savunma sanayi, taşımacılık ve bilgiye dayalı sektörler olmak üzere firmalarımıza stratejik "yönlendirme" sağlayarak, bunların Türkiye'nin dünya ekonomisinde öne çıkabileceği alanlar olarak sivrilmesini teşvik etmesinin yeterli olacağını düşünüyoruz. Devletin katkısı, istikrarlı bir makroekonomik çerçeve ve düzenlemenin oluşturulması, yurtdışında gereken siyasi ve lojistik desteğin sağlanması ve firmalara stratejik yön duygusunun verilmesi ile sınırlı kalmalıdır. İzleyen sayfalarda, Türkiye özelinde teknolojik değişimin ve uygun teknoloji seçiminin etkisi, yükselmekte olan bazı teknolojiler üzerinde de durulmaktadır.

4.2. Stratejik Sektörler Olmalı mı?
Dış ticaret ve yatırım politikası tesbit edilirken, ülkenin bugünü ve geleceğinde dünya ekonomisinde öne çıkabileceği sektörlerin, teknolojik üstünlüklerin tesbiti, bunların nasıl teşvik edilebileceği, kamu ve özel sektör yönetiminin iyileştirilmesi, rakip ülkelerin stratejilerini etkisiz kılacak belli destek "kılıfları" geliştirilmesi gibi unsurların yanısıra, ülkenin coğrafi konumu ve ulusal güvenlik hedefleri de gözönünde bulundurulmaktadır. Firmaların güçleri ölçüsünde hükümet nezdinde kulis yaparak kendi sektörlerini stratejik ilan ettirmeye çalışmaları sadece başka bir sektörün daha yoğun kulis faaliyeti ile önceliğin değişmesine kadar devam etmekte ve ülke ekonomisinin ortak menfaatine hizmet edecek kalıcı bir stratejik yaklaşım oluşturulmasını engellemektedir. Stratejik sektör ve teknolojilere destek, çoğu zaman diğer ülkeler tarafından haksız rekabet avantajı sağladığı şeklinde algılanmaktadır.
51 Bu nedenle, uluslararası alanda hükümetler, stratejik sektör ve teknolojileri, doğrudan araçlar yerine, ticaret bağlantılı önlemler, özel AR-GE'ye destek ve spesifik sübvansiyonlar dahil sanayi ve teknoloji politikaları, seçici satın alım politikaları, bölgesel destek önlemleri, vergi politikaları ve teknik standartlar yoluyla desteklemeyi tercih etmektedirler.
Piyasa koşullarına göre rekabet gücünü ispat edememiş yanlış sektörler seçimi ileride onarılmaz yaralar açabileceğinden Hükümetin, stratejik görülen sektörlerin yönlendirmesinde mümkün olduğunca müdahaleci olmaktan kaçınması ve güçlü sektör lobilerinin etkisi altında kalmayarak uzaktan stratejik yönlendirme ile yetinmesi gerektiği savunulmaktadır.
Japonya ve diğer Asya ülkelerinin 1960 sonrası dönemde gösterdikleri ekonomik performansı sadece geleneksel serbest ticaretin bir zaferi şeklinde izah etmek yanlış olacaktır. Bu ülkeler, politikalarını sanayiye elverişli ekonomik ortamın yaratılması üzerine yoğunlaştırdılar. Enflasyonu düşük düzeyde tutup, insan gücü eğitimine ve becerinin iyileştirilmesine büyük yatırım yaptılar, tasarruf ve yatırımı mükafatlandırıp lüks tüketimi caydırdılar. Modernleşme çabalarına çok farklı zamanlarda başlamalarına karşın, çoğu benzeri büyüme oranları gerçekleştirdiler. Doğu Asya ekonomileri, 30 yıl önce dünya imalat sanayinin yüzde 9'unu üretirken, bugün yüzde 21'ini imal eder konuma yükselirlerken
52; yoksulluk çizgisi altındaki nüfuslarını 1960'da yüzde 40'dan yüzde 5'in altına çekebilmişlerdir. Bu ülkelerin kültürleri, tarihleri, siyasi sistemleri ve vergi politikaları aslında pek birbirine benzememektedir. Bu ekonomiler, yurtiçi etkisine fazla önem vermeden sanayilerinin dünya ekonomisinde rekabet gücünü arttıracak politikalara büyük önem verdiler. Sözgelimi Japonya, yurtiçi firmalarından esirgediği önemli vergi ve kredi kolaylıklarını ihracatçılarına cömertçe tanırken, yurtdışı yatırım ve piyasalar için kaynak yaratmak amacıyla gümrük duvarlarıyla koruduğu iç piyasadaki fiyat ve kâr marjlarını yüksek tutmayı tercih etti.
Belli sektörler belirleyip, onları desteklemeyi savunan sanayi politikalarının geçmişte birçok ülkede geri teptiği biliniyor. Sözgelimi, Japon Uluslarararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı (MITI)'nın seçtiği süper bilgisayar ve ilaç sanayi gibi sektörler beklenilen sonucu sağlayamazken, hızla yükselen elektronik ve otomobil sektörlerine başlangıçta ya MITI tarafından karşı çıkılmış ya da bu sektörler devlet desteğinden mahrum bırakılmışlardır. Desteklenecek sektör seçimi giderek karmaşıklaşan ve hızla dönüşmekte olan dünya ekonomisinde siyasi amaçlarla falcılık yapmaya benzemektedir. Ekonomik olaylar, daha onların ortaya çıkışı bile farkedilmeden çok önce süratle gelişmektedir. Bugünün cazip sektörleri çok geçmeden teknolojik ilerlemeler nedeniyle geri plana itilebiliyor. Sözgelimi, biyoteknoloji ve yazılımın "kazanan" sektörler olacağını yakın zaman öncesine kadar tahmin edenlerin sayısı pek fazla değildi.
Himayeci politikaların gerçekte sanayileri koruyamadığı da, son 40 yıllık deneyimin bizlere öğrettiği başka bir derstir. Er ya da geç sanayiler dünya rekabeti ile karşı karşıya geleceklerdir. Örneğin, az korunan Amerikan tarım ürünleri soya fasulyesi, meyva, biftek ve tavuk, tarih boyunca dünya piyasalarında aşırı korunmakta olan mısır, buğday ve pamuk gibi geleneksel ürünlerden daha fazla şansa sahip olmuşlardır. Ekonomik bakımdan havacılık-uzay, bilgisayar, yarı-iletkenler, otomobil, vb sanayilere verilen hükümet desteği küresel ekonomide en fazla ihtilaf doğuran konuların arasındadır. Teknolojik yeteneğin rekabet üstünlüğünü belirlemede tayin edici bir faktör olduğu günümüzün karşılıklı bağımlı dünyasında, birçok hükümet kendi stratejik sanayilerinin ileri teknolojiler geliştirmesine destek sağlamayı temel politika olarak benimsemiştir. Rakip ülkelerce haksız üstünlük sağladığı gerekçesiyle kıyasıya eleştirilen bu politikalar, uluslararası ekonomik ilişkilerde ana gerilim kaynağı olmaya devam edecek gibi görünmektedir.
Stratejik sanayilerin ortak özellikleri arasında şunlar sayılabilir:
Stratejik Belirsizlik: Tek bir "doğru" strateji yoktur. Farklı firmalar ürün/pazar konumlandırma, pazarlama, satış sonrası servis ve farklı ürün konfigürasyonu ya da üretim teknolojileri konularında farklı yaklaşımlar denemektedirler. Rakiplerin ve müşterilerin özellikleri ve yükseliş aşamasındaki sanayi koşulları hakkında firmaların yeterli bilgisi olmamaktadır.
Yüksek Başlangıç Maliyetleri: Nisbeten küçük üretim hacmi ve pazara yeni giriş genellikle maliyetlerin artmasına sebep olmaktadır. Özellikle, başlangıçta teknoloji daha emek yoğundur. Öğrenme süreci tamamlanırken maliyet düşüşleri hızlanmaktadır.
Teknoloji Belirsizliği: Hangi ürün konfigürasyonu sonuçta en iyi sonucu verecektir? Hangi teknoloji en uygun ve en verimli olanıdır?
Sübvansiyon: Birçok yükselmekte olan sanayide, özellikle de tamamen yeni bir teknoloji getiren ya da toplumsal hedeflere hizmet edenlerde, piyasaya ilk giriş yapan firmalara sübvansiyon vermek gerekebilir. Sübvansiyonlar, genellikle kolaylıkla geri alınabilen ya da değiştirilebilen siyasi tercihlere bağımlı olduğundan sanayi için istikrarsızlık kaynağı da olabilir.
Hangi sanayilere girileceğine dair seçim, uzun vadeli tahminlerin sonucuna da bağlıdır. Çoğu zaman firmalar yükselmekte olan sanayilere, ya bunlar çok hızlı büyüdüklerinden, ya halen faaliyette bulunanlar iyi kâr elde ettiklerinden, ya da nihai sanayi büyüklüğünün daha da genişleyeceğine inandıklarından girerler. Küresel boyuttaki sanayilerde rekabet, uluslararası siyasi koşullardan daha çok etkilenmektedir.
Hükümetlerin sanayi politikası, şirketlerin amaçlarını biçimlendirmekte, AR-GE fonları sağlamakta ve küresel rekabette onların konumlarını etkileyebilmektedir. Yatırımcının hükümeti, dünya piyasalarında kendi firmasına üstünlük kazandırmak için müzakere aşamasında yardım edebilir (ağır sanayi, inşaat ve uçak yapımı), bankalar aracılığıyla satışlarının finansmanına yardımcı olabilir (tarım ürünleri, savunma sanayi, gemi yapımı), ya da firma menfaatlerini ilerletmek için siyasi etkisini kullanma yönünü seçebilir. Genellikle siyasi mülahazalarla rekabet çarpıtıldığından küresel bir sanayide rakip firmaların uluslararası ve iç siyasi koşullar hakkında yüksek derecede bilgi sahibi olması gerekmektedir.
54
Gelişmiş ve yeni gelişmekte olan ülkeler arasındaki ekonomik farklılıklar gelir, faktör maliyeti, enerji maliyeti, pazarlama uygulamaları, ve dağıtım kanalları gibi alanlarda giderek azalmaktadır. Bunun bir nedeni de, çokuluslu firmaların tekniklerini dünyanın dört bir tarafına yaymadaki saldırgan politikalarıdır.
Japonya, Kore, Singapur ve Almanya gibi ülkeler belli sektörleri canlandırmak için aktif tavır almakta, böylece devletten daha az destek alan sektörlerden vazgeçilmesi gündeme gelmektedir. Bu ülkelerdeki firmalar, yeni piyasalara girişi sağlayacak büyük üretim merkezleri inşası ve "upfront" yatırımlar gibi, sanayilerini küresel statüye yükseltecek cesur girişimler için devletten destek almaktadırlar. Bu durumda, hükümet desteğinden yoksun sektörler, firmalar yok olmaya yüz tutarken, küresel sanayilerde kalan firmalar farklı davranabilmektedirler. Hükümetler, kendi ülkelerine özgü kaynak ve varlıkların farkında olduklarından bunların yaratabileceği ekonomik yararları azamileştirmeye özen göstermektedirler.
Küresel rekabette Çin, Rusya ve Hindistan'ın da geleceğin önemli pazarları olarak sivrilmesi, beraberinde, bir dizi yansımalar doğurmaktadır. İlkin, Çin ve Rusya, şayet kendi pazarlarına Batılı firmaların girişini bir süre daha denetleyebilirlerse, bu ülkelerin firmaları önemli küresel güçler haline gelebilirler. Nitekim Çin son birkaç yıl içinde yurtdışına 20 milyar doların üzerinde sermaye yatırmıştır. İkincisi, bu ülkelerden birisinin ya da her ikisinin pazarlarına girişi kazanmak bunu başaran firmalara ölçek ekonomisi nedeniyle önemli stratejik avantajlar kazandıracaktır. Son 15-20 yıllık dönemin diğer bir olgusu, geleneksel olarak ucuz emek ve/veya doğal kaynak avantajına dayalı olarak (tekstil, hafif imalat sanayi gibi alanlarda) rekabet eden yeni sanayileşmekte olan ülkelerin, gemi inşa, elektronik, çelik ve fiber imalatına, hatta otomobil gibi sermaye-yoğun sanayilere kayarak, bu sektörlerde rekabet gücü kazanmaları dünya ekonomisinde önemli bir etki yaratmaktadır. Büyük çaplı tesislere sermaye yatırımı yapan bu ülkeler, en son teknolojiyi ya da lisansını satın almada, yüksek riskler üstlenmede artan ölçüde saldırgan hareket etmektedirler.
Yine Japon örneğine dönecek olursak, yalnızca ekonomi politikasının tek başına kalkınmayı garantileyemeyeceği görülmüştür. Japon sanayi politikasının sonuç vermesi, öncelikle firmalar arasındaki rekabete (ülke içi ve dışında birbirleriyle rekabet içinde olan beş büyük çelik firması, onbir otomobil firması ve altı bilgisayar üreticisi vardır. Aynı durum, ticari bankalar ve sigorta şirketleri dahil bütün sektörler için de geçerlidir), işçi-işveren ilişkilerine (şirket-sendika sistemi, işçiler ile işverenlerin aynı gemide olduklarının bilincindedir), özel işletmelerin üretkenliğini artırma çabalarına (firmalar, yönetim tekniklerini, endüstriyel mühendislik ve kalite kontrol gibi teknikleri uygulamaya istekli), eğitim sisteminin yeni teknolojiler yaratılmasına elverişli hale getirilmesine ve geniş bir iç pazar avantajına dayanmaktadır. Japon deneyimi de göstermiştir ki, hedeflere ulaşmak için iş dünyası ile yetkili hükümet organları arasında sıkı ve yoğun bir işbirliği gereklidir. Japon örneğinde, sanayi politikasında başarının kilit faktörünün planlamadan uygulama aşamasına kadar bütün süreçten sorumlu belli bir hükümet organının bulunması ve tüm ilgili oyuncularla etkin bir eşgüdüm sağlanması olduğu belirtilmektedir.
10. Rekabet Gücü Nasıl Arttırılır?
Dünyadaki Türkiye dahil 46 ülkeyi rekabet gücüne göre her yıl tasnife tabi tutan İsviçre'deki "International Institute for Management Development (IMD)"in yöneticisi Prof. Stéphane Garelli, ihracatı teşvik eden, uluslararası firmalar için eşit düzeyde imkanlar sunan, işgücünün temel ve süregiden eğitimini güçlendiren ve teknolojik değişimi benimseyen ülkelerin rekabet yarışında ön plana fırlayacaklarını belirtmektedir.
Prof. Garelli, iş dünyasının uluslararasılaştırılmasını destekleyecek kurumlar olması gerektiğini, uluslararası piyasaları reddeden ülkelerin ekonomik bakımdan başarısızlığa mahkum olduklarını, Japonya, Almanya, Tayvan ve Hong Kong gibi ülkelerin buna en iyi örneği teşkil ettiklerini belirtmektedir. İkinci koşul, ülke içindeki politikaların dış dünya bakımından cazip hale getirilmesidir. Yabancı yatırım ve uluslararası firmalarla ortak yatırım konularındaki mevzuat ve fikri mülkiyet haklarının korunması çok önemlidir. Bu, sadece ekonomik kalkınmayı ateşlemekle kalmaz, aynı zamanda işgücünün yeteneklerini ve ülke ekonomisinin teknoloji kullanım kapasitesini geliştirir. Üçüncü koşul, hükümetin altyapı yatırımlarını kolaylaştıracak olan özel tasarrufları teşvik etmesidir. Singapur gibi ülkelerde tasarrufu zorunlu kılan programlar vardır. Tasarrufa dönük olumlu tutumları teşvik etmek de aynı ölçüde önemlidir; aksi taktirde, ülke büyük bir dış borç üzerinde oturmak zorunda kalacaktır.
Önemli bir diğer koşul ise, ilk ve orta öğrenime büyük yatırım yapılmasıdır. Asya ile Latin Amerika arasında son 40 yıldır gözlenen en önemli fark, Latin Amerika'da eğitime ayrılan paranın çoğu elit tabaka için üniversite eğitimine giderken, Asya'da paraların yönetim hiyerarşisinin orta tabakasını ve girişimcilerin çekirdeğini oluşturacak olan ilk ve orta okul öğrencilerine kanalize edilmesidir. Beşinci koşul, yükselmekte olan bir ekonominin, başta telekomünikasyon ve ekonominin bilgisayarlaştırılması olmak üzere, yeni teknoloji altyapısını kurması ve süratle, onu kullanmasını öğrenmesidir. Bu, diğer ülkeleri süratle yakalamanın tek yoludur. Teknolojiye yapılan bu tür yatırımlar sadece zenginler için değil, yoksul kitleler için de önemlidir. Son olarak, başarılı ülkeler, öngörülebilir ve istikrarlı toplumsal iş barışını kuran ve iş dünyasının görüşlerini de dikkate alan ülkelerdir. Rekabet gücünü geliştiren ülkeler artık sadece pazar olarak kalmamakta gelişmiş ülkelerin en korkulu rakipleri haline de gelmektedirler.
Başarı, bir ülkenin kaynakları, tarihi ve kültürü ile de bağlantılı olduğundan dünyanın her yerinde uygulanabilecek tek bir rekabet gücünü artırıcı model olduğuna inanmıyoruz. Sözgelimi, tarihi ve sosyal sistemi, bireylerin kendi başlarının çaresine baktıkları öncü bir toplum yapısına sahip olduğu için ABD radikal şekilde yeniden yapılanmayı gerçekleştirebilir. Öte yandan Avrupa'da devletin son çare olarak başvurulan bir güvenlik sübabı olma geleneği uzun süredir vardır. Rusya gibi yeni yükselen piyasa ekonomilerinde birçok insan piyasa ekonomisinin hiç bir düzenleme ve mevzuat olmayacağı anlamına geldiğini sanmaktadır. Bu, yanlıştır. Asya bunalımının gösterdiği gibi, güven, fiyat, satın alım ve diğer kilit unsurların şeffaflığını sağlamak için piyasa ekonomilerinde devletin düzenleyici ve denetleyici rolüne her zaman ihtiyaç vardır. Neticede, bir ülkenin rekabet gücünün münferit politikalarla değil, ancak topyekün bir ulusal çaba ile arttırılıp güçlendirilebileceğini düşünüyoruz.
Dünyamızı bilgiye dayalı bir küresel ekonomiye doğru sürükleyen güçler arasında, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin artmakta olan rolü, hizmetler sektörüne süregiden yöneliş ve pazarların ve toplumların küreselleşmesi sayılabilir. Bunlar, yapısal değişikliği zorlayan belli sanayilerin rekabet gücü ve verimlilik performansları ile talep oynamalarını birleştiren, böylece de belli sektörlerin yükselmesi ya da gözden düşmesi sonucunu doğuran uzun dönemli eğilimlerdir. Ülkeler farklı ekonomik yapılar ve karşılaştırmalı üstünlüklere sahip olduklarından herhangi bir sektörün belli bir ülke için yükselen mi, yoksa düşmekte olan mı bir sektör olduğu yargısına varmak imkansızdır.
Günümüzde geleneksel bilgiye dayalı sektörler - bilgisayarlar, uçak sanayi, ilaç sanayi ve iletişim teçhizatı gibi - toplam GSMH'nın sadece küçük bir yüzdesini oluşturmaktadırlar. Enformasyon ve iletişim teknolojileri bağlantılı hizmetleri dahil etmek suretiyle bilgiye dayalı sanayilerin toplam iş katma değerindeki payı birkaç puan daha yükseltilebilir. Bu sanayilerin yükselmesine ana katkı, enformasyon teknolojilerinin en yoğun kullanıcıları olan finans, sigorta ve iş hizmetleri tarafından yapılmaktadır.
OECD ekonomilerinin hizmetler sektörüne yönelişleri bu gelişmelerin altında yatan en önemli faktördür. İstihdam yaratımı bakımından en hızlı büyüyen sektörler finans, sigorta, emlak, iş hizmetleri ve sosyal hizmetlerdir. Elektrik, doğalgaz, su, inşaat, ulaşım ve iletişim hizmetleri genelde ya istikrarlı düzeyde kaldılar, ya da düşüş kaydettiler. İmalat sanayiinin ekonomideki payı düşmeye devam etmektedir. Uçak ve havacılık, bilgisayar, elektronik ve eczacılık gibi yüksek teknolojileri kullanan imalat sanayiileri ekonomideki paylarını korumayı başarırlarken, orta ve düşük teknolojiye dayanan kimyasallar, gıda ürünleri ve tekstil gibi sektörler son on yıl zarfında gözle görülür gerilemeler kaydetmişlerdir.
55
OECD incelemelerine göre, ülkeden ülkeye farklılıklar olmasına karşın, bazı sektörlerin güçlü büyüme potansiyeli bulunmaktadır:
Enformasyon teknolojileri için dünya pazarı 1987 ile 1995 yılları arasında iki kattan fazla büyümüştür. Bu büyüme özellikle bilgisayar yazılım ve destek hizmetleri sektörlerinde gözlenmiştir. Teknolojik yeniliklerin ardı arkası kesilmediği için enformasyon teknolojileri sektörünün önümüzdeki dönemde küresel ekonominin çok dinamik bir unsuru olacağı söylenebilir.
Sağlık hizmetleri piyasasının süratli genişleme göstereceğine kesin gözüyle bakılmaktadır. OECD ülkelerindeki nüfusun yaşlanması ve insanlar arasındaki sağlık bilinci artışı, bir yandan sağlık hizmetlerine talebi artırırken, diğer yandan da biyoteknoloji ve diğer sağlık ile ilgili teknolojilerdeki ilerlemeler bir dizi yeni tedavi yöntemlerini puyasaya sunmaktadır.
Çevre dostu mal ve hizmetler, büyümenin hızlanması beklenilen başka bir pazardır. Halen, nisbeten küçük olmakla birlikte bu pazar tarım, imalat sanayii enerji, inşaat, ulaşım ve hizmetler gibi birkaç ekonomik sektörü birbiri ile bağlamaktadır. Çevre bilinci arttıkça, daha iyi yaşam kalitesine talep de yükselmektedir. Küresel ısınma gibi çevre sorunlarını çözümleme çabaları çevre dostu mal ve hizmetlere olan talebi süratle artıracaktır.
İmalat ve hizmet sektörlerinde rekabet kızışacağı için firmalar maliyetleri düşürme ve etkinliği artırma yolları araştırılmaktadır. Belli hizmetlerin (bilgisayar destek, reklam, temizlik, muhasebe ve denetim gibi) firma dışından yaptırılması ihtisas iş hizmetleri sektörünün yükselmesine neden olacaktır.56
Önümüzdeki yıllarda süregiden küreselleşme, yabancı doğrudan yatırım ve deregülasyonun artışı ekonominin birçok sektöründe rekabeti şiddetlendirecek ve enerji, ulaşım, iletişim ve dağıtım gibi yakın zamanlara kadar nisbeten korunmuş olan sektörleri daha doğrudan etkileyecektir. Özellikle katı ekonomik yapıya sahip ülkelerde kaçınılmaz uyum geçiş sorunlarına yol açabilir. Sanayi başka şekillerde de değişebilir. Enformasyon ve ileri imalat sanayii teknolojileri dahil birçok alandaki teknolojik ilerleme, tüketici talep değişikliklerinin de etkisiyle kalitede iyileşmelerin yolunu açacaktır. Firmalar daha esnek olmak zorunda kalacaklar; bunun için de temel yeniden yapılanmadan geçmeleri gerekebilecektir. Değişikliklere büyük firmalardan, daha süratle ve daha kolaylıkla yanıt verebildiklerinden, belli sektörde küçük firmaların rekabet gücü daha yüksek olacaktır.
Ülkemiz 1980'li yılların başından itibaren sanayide tam olarak teknolojik ve yapısal bir gelişmeye dayanmayan bir ihracat hamlesini başlatmış ve önemli yol katetmiştir. Çeşitli sektörlerde yakaladığı rekabet gücünü sürdürebilmesi ise dünyadaki sektörel yeniden yapılanma sürecine uyum sağlaması ile mümkün olabilecektir.
57 Birçok sanayi bu konuda cesaret verici adımlar atmıştır. Yeni mikro-elektronik teknolojileri ve yeni yönetim/organizasyon teknikleri sanayicilerimizin gündemine girmekle birlikte, bunların henüz yeterince yaygınlık ve sürat kazandığını söylemek güçtür. "2010 Vizyonu"nda, her sektörde atılım yaparak kısıtlı kaynakları dağıtmak yerine, ülkemizin karşılaştırmalı üstünlüğü bulunan ve dünyadaki geleceğe dönük eğilimlerin de doğrulamakta olduğu sektörlerin öne çıkarılması gerektiğine inanıyoruz.

4.3. Yükselmekte Olan Sektörler, Teknoloji Seçimi ve Türkiye
63 milyonluk nüfusu ve satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında 300 milyar doların üzerinde GSMH büyüklüğü ile Türkiye dünyanın önde gelen pazarlarından birisidir. 2000 yılına kadar ithalatının her yıl yüzde 15 oranında artarak, 60 milyar dolara çıkması öngörülüyor. Türkiye'ye yapılacak ihracatın sadece ABD'de 200,000 kişiye iş imkanı yaratmakta olduğu hesaplanmaktadır.
58 Amerikan Ticaret Bakanlığı'nın yaptığı kestirimlere göre, Türkiye'deki yükselmekte olan ve Amerikan firmalarına cazip ticaret ve yatırım olanakları sunan sektörler şunlardır: altyapı projeleri, enerji, havacılık-uzay, enformasyon teknolojisi (telekomünikasyon teçhizat ve hizmetleri), ulaşım (motorlu araçlar ve parçalar) ve çevre teknolojisi.
Türkiye, dünya toplumu ile bütünleşmek ve küreselleşme sürecinin nimetlerinden yararlanmak istiyorsa, dünya sanayindeki gidişata uygun şekilde politikalarını şekillendirmek zorundadır. Bugünkü anlamda sanayi politikaları, daha önce değindiğimiz üzere, bundan 20-30 yıl önce olduğu gibi, artık devletlerin elinde olan, onların planlayıp programladığı, uyguladığı ya da politikalarla yönlendirdiği kararlar demeti olarak değil de, şirketlerin kendi dinamikleri içinde dünya rekabet şartlarına hazırlanmaları, bu şartların gerekleri olan üretim teknikleriyle, pazar için rekabetleriyle ortaya çıkacak politikalar demeti olarak görülmelidir. Devletlerin en önemli rolü, artık sanayileşme sürecinin en kritik unsuru olan ve en geniş tanımıyla altyapı diyebileceğimiz teknoloji ve bilgi üretimi ve eğitimde düğümlenmektedir. Teknoloji üretimi, esasen şirketlerin elindedir; ama bizim gibi nisbeten az gelişmiş ülkelerde, mal ve hizmetlerin üretiminden ziyade, teknoloji ve bilgi üretiminin desteklenmesi ve yönlendirilmesi için bir takım yatırım politikaları uygulanması gerekli ve zorunludur. Kısacası, artık devletin sanayi politikaları teknoloji üretimin kolaylaştırılması, bunun altyapısının ve eğitimin desteklenmesi şeklinde algılanmaktadır. Devlet, dünya çapında rekabete katılabilecek (böylece kendi ekonomisi için istihdam yaratımı dahil yatay bağlantılar kurabilecek) şirketleri yaratmada teşvik edici ya da öncü rol üstlenebilmektedir.
Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı'nın Sanayi Bakanlığı için hazırladığı "1995-2005 Sanayi Stratejisi"
59 araştırmasında, ülke gelişmesinde önemli rol oynayan temel ve alt sektörler incelenirken, bu sektörlerin toplam istihdam, ihracat, katma değer ve satış hasılatındaki ağırlıklarını hesaba katan bileşik bir endeks oluşturulmuştur. Bu endekse göre, ülkemizdeki sektörler arasında 168 puan ile ilk sırada tekstil ve hazır giyim yer almaktadır. İkinci sıradaki gıda ve içki sanayi (121) tekstilden ancak 60 puan sonra geliyor. İzleyen sıralarda kimya (54), demir-çelik (52), toprak ürünleri (39), taşıma araçları (34), elektrik makineleri (31), makina imalat (28), petrol ürünleri (26), metal eşya (21), kağıt ve basım (17), plastik ve kauçuk (16), demir dışı metal (13) ve kereste/mobilya (8) yer alıyor. Bu araştırmada, ilk beş sırada yer alan tekstil, gıda, kimya, demir-çelik ve toprak ürünleri sektörleri ekonomimizde belirleyici özelliğe sahiptirler. Toplam ihracatımızda yüzde 83, istihdamda ise yüzde 66 payları bulunmaktadır. Bu sektörlerden herhangi birisindeki büyük çaplı bir bunalım önemli sosyo-ekonomik etkilere yol açabileceğinden bu sektörlere özel bir önem atfedilmektedir.
Stratejik konumlarına karşın bu ilk beş sektör ülke ekonomisine sürekli istihdam yaratmada başarı sağlayamamıştır; bunların AR-GE faaliyetleri de dünya pazarlarında rekabet üstünlüğü kazanabilme açısından umut verici değildir; dahası, bu sektörlerde gelecek için köklü bir yeniden yapılanma ve yeni teknolojilerin kullanımı gerçekleştirilmediği takdirde umut verici işaretler de göze çarpmamaktadır. Sözgelimi tekstil, tek başına taşıma araçları ile demir dışı metal sektörleri arasında kalan sekiz sektörün toplamına eşit bir ağırlığa sahiptir. Bu nedenle, tekstil sektöründe meydana gelecek bir dalgalanmanın ülke ekonomisini sarsacak ciddi olumsuz yansımalar doğurması beklenebilir. Bu bölümde, yükselen ya da ülkemizin doğal üstünlüğü bulunan sektörler kısaca ele alınmakta ve potansiyel hakkında kaba çizgilerle fikir verilmektedir.
Kritik Altyapı Yatırımlarının Tamamlanması
Türkiye'nin "bölgesel güç" konumunu muhafaza etmesi ve 2010 hedeflerine ulaşmasında "olmazsa olmaz" koşulların başında sağlam bir altyapının oluşturulması gelmektedir. Kritik altyapı sektörleri arasında telekomünikasyon, enerji sistemleri, bankacılık ve finansman, havaalanları, yollar ve limanlar sayılabilir. Büyük çaplı altyapı projelerini ve teknoloji devriminin gerekli kıldığı geleceğe dönük AR-GE faaliyetlerini özel sektörün tek başına gerçekleştirmesinin güçlüğü ortadadır. Öte yandan, ikili ve çok taraflı resmi kalkınma yardımları - diğer gelişmiş ülkelerin kendilerine rakip yaratmama kaygısı nedeniyle - giderek bu tür yatırımlardan uzak tutulmakta, yabancı doğrudan yatırımlar da genellikle getiri oranı yüksek ve devlet garantisi taşıyan ticari sahalara yönelmeyi tercih etmektedir. Dolayısıyla, ülkemizdeki altyapı seferberliğini kimin, hangi kaynaklarla, hangi spesifik sahalarda ve hangi gelecek stratejisine hizmet edecek şekilde gerçekleştirileceğine inandırıcı yanıtlar aranması, ayrıca devletin fiziki altyapı yatırımlarında yerli/yabancı önünü açacak bir rol üstlenmesi zorunlu görülmektedir.
Altyapısı, yurtiçi ve dışı ekonomik hedeflerine uygun şekilde oluşturulmamış ya da bu alanda ciddi girişimler başlatmamış bir ülkenin uzun vadeli stratejik hedefleri belirlemesi mümkün değildir.
Şayet uluslararası geçiş yolları üzerindeki elverişli coğrafi konumumuzu ekonomik menfaatlerle birleştirmek istiyorsak bunun ön koşulu böyle bir rolün zorunlu kıldığı altyapı yatırımlarının gecikmeden tamamlanmasıdır. Altyapının önemi, Doğu Asya ekonomilerindeki bu alana kanalize edilen milyarlarca dolarlık yatırım fonlarına bakılarak da görülebilir.
Neticede, Türkiye'nin 21nci yüzyılı hedefleyen iç ve dış ekonomik atılımlarını gerçekleştirmesi yeterli altyapının zamanında inşasına ve etkin şekilde işletilmesine bağlıdır. Sınırlı kaynaklar, en fazla ihtiyaç duyulan ve getirisi yüksek olabilecek altyapı projelerine kanalize edilmeli, çok uzun yıllara yaymadan bu projelerin mümkün olan en kısa zamanda tamamlanmasına çalışılmalıdır. Rekabetin kızıştığı küresel ekonomide ülkeler kendilerine rakip teşkil edebilecek diğer ülkelerin altyapı yatırımlarına teknik ya da mali katkı sağlamada isteksiz davranmaktadır. Sınırlı çok taraflı ve ikili kalkınma yardımları hariç tutulacak olursa, ülkeler altyapı yatırımlarını ya getirisi yüksek proje şeklinde uluslararası özel sermayeye açacaklar ya da kendi iç tasarrufları ile ya da ortak yatırımlar yoluyla finanse edeceklerdir. Ülke içindeki enerji, ulaşım, iletişim ve liman projelerini gerçekleştirirken bunların çevremizdeki ülkelere bağlanması imkanları da özellikle gözönünde bulundurulmalıdır.
11. Altyapı Yatırımlarında Çarpıcı Örnekler
Uluslararası ekonomik sistemde altyapının önemini en iyi kavrayan ve bunun önemli sonuçlarından faydalanan olan ülkelerin başında Doğu Asya'nın kaplan ekonomileri gelmektedir. Çoğu yetersiz ya da hiç mevcut olmayan altyapılarla yaşamak zorundaki Asyalı komşuları ile karşılaştırıldığında Kore bu alanda ideal bir örnek teşkil etmektedir. 1996 yılı sonunda OECD üyesi olarak aralarına katıldığı gelişmiş ülkelerin karayolları, limanları, demiryolları ve havaalanları ile kıyaslandığında ise, Kore'nin altyapısının hala yetersiz kaldığı gözleniyor. Her bir araba için de 10 metrelik asfalt yol açılmışken, bu mesafe Japonya'da 18 metredir. Pusan limanındaki bir konteyner yükleyicisinin bir saatte yükleyip boşalttığı yük Kaliforniya Long Beach'tekinin yarısı kadar bile değildir; Hong Kong'dakinin ise üçte ikisinden daha azdır.
Kore Hükümeti'nin tahminlerine göre, ulaştırma ve diğer lojistik tesislerdeki tıkanmaların ülke sanayiine maliyeti yıllık 11 milyar doların üzerindedir. 1988 ila 1994 yılları arasında ülke GSMH'si yüzde 150 oranında genişlerken aynı dönemde Kore firmalarının nakliye, depolama ve paketleme maliyetleri tam yüzde 250 artmıştır. Nakliye masrafları halihazırda GSMH'sının yüzde 15'ine eşit durumdadır. Aynı oran, ABD için yüzde 10.5, Japonya için ise sadece yüzde 8.3'dür. Ulaşımdaki tıkanıklığın ve yüksek maliyetin devamının Kore'nin uluslararası rekabet gücünü olumsuz yönde etkilediğini gören hükümet, önümüzdeki 15 yıl boyunca ülkenin demir ve karayollarını, liman ve havaalanlarını iyileştirmeyi ve genişletmeyi öngören iddialı bir plan geliştirmiştir. Buna göre, ülkenin tüm önemli kentleri birbirinden en fazla yarım günlük mesafede olacaktır. Koreli gemiciler Asya'daki herhangi bir limana mallarını 12 saat içinde taşıyabileceklerdir. Şayet başarıya ulaşırsa, bu plan Kore'yi Kuzeydoğu Asya'nın en önemli ulaşım merkezi haline getirecektir.
Hükümetin altyapı planları, nakliye masraflarının GSMH içindeki payını 2003 yılına kadar yüzde 11'e düşürmeyi öngörmektedir. Kuzeydoğu Asya'nın deniz taşımacılığını ele geçirmek için Pusan limanında ve yanıbaşındaki Kwangyang Körfez'inde yeni terminal tesisleri inşa ediliyor. Amaç, Çin ve Japon kargo taşımacılığından daha fazla pay almaktır. Mevcut limanın genişletilmesi için 5 milyar dolar harcanması, Kwangyang Körfezindeki konteyner limanının ise 2006 yılına kadar tamamlanması öngörülüyor. Seul ile Susan arasında 430 km'lik yolu iki saatte katedecek hızlı tren projesi 13.5 milyar dolara mal olacaktır. 2011 yılına kadar ülke çapında 10.5 milyar dolarlık sekiz yeni demiryolu daha inşası planlanıyor. Ayrıca, 26 milyar dolarlık 18 otoyolu inşası da altyapı planları arasında yer alıyor. Tüm bu büyük altyapı tasarımlarının toplam maliyeti önümüzdeki beş yıl için 100 milyar dolar civarındadır. Tabii, bu rakamın altından ne hükümetin ne de özel sektörün tek başına kalkması mümkündür. Bu nedenledir ki, Kore inşaat piyasasına yabancı firmaların ve finansmanın girmesine ilk defa müsaade edilmektedir. Asya krizi, tüm bu projelere ciddi sekte vurmuştur.
Komşumuz Yunanistan da, AB'nin yapısal fonları ve özel finansman paketlerinden yararlanarak, bir dizi büyük çaplı altyapı projesi için düğmeye basmış durumdadır. Yeni Atina Havaalanı, Adriyatik'i İstanbul'a bağlayacak Egnatia karayolu ve Korint Körfezi boyunca inşa edilecek Rion-Antirrion Köprüsü gibi projeler
60 Yunanistan'a daha fazla uluslararası yatırım çekerek, bu ülkeyi Karadeniz ile Batı Avrupa arasındaki ticaretin merkezi haline getirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, Yunan Hükümeti mevcut altyapının iyıleştirilmesi için 12 milyar ECU'luk başka bir programı da uygulamaya sokmayı öngörmektedir.
Benzeri büyüklükler, Malezya'nın 2020 Planı incelediğinde de görülebilir. Tüm altyapı yatırımlarının temel amacı, ülkenin uluslararası rekabet gücünün yükseltilmesidir. Malezya'nın karizmatik Başbakanı Mahathir bin Mohamed, önümüzdeki on yılda ülkeyi dünya ekonomisinde birinci lige çıkarabilmek için 100 milyar dolarlık altyapı yatırımları planlandığını açıklamıştır. Malezya'yı Asya-Pasifik bölgesinin üretim merkezi haline getirme hedefini gerçekleştirmek için sanayi üretiminin 2000 yılına kadar yıllık yüzde 10.7, 2001-2005 yılları arasında ise yüzde 8,3 oranında arttırılması öngörülüyor. Mevcut bunalım ortamında bu hedeflere ulaşılması gerçekçi görülmemektedir.
Tekstil, Türkiye'yi Önümüzdeki Yüzyıla Taşıyabilir mi?
Ülkemizin en büyük imalat sanayi ve ihracat sektörü olan tekstilin, AB ile Gümrük Birliği'nden sonra, kendisinden beklenilen performansı şimdilik gösteremediği söylenebilir. Belli kesimlerde tekstilin geleceği ve ülke ekonomisi üzerindeki olumsuz yansımaları üzerine karamsar görüşler ortaya atılmaktadır. Üreticiler, Gümrük Birliği ile bağlantılı olarak Asya'dan gelen ucuz girdiler üzerine konan kısıtlamalar, hükümet teşviklerinin kaldırılması gibi yeni maliyetlerin 1996'daki geçiş dönemini beklenilenden daha zor hale getirdiğinden şikayet etmektedirler. Sektörün önümüzdeki yıldan itibaren yeniden canlanmaya başlayacağı umuluyor. Türk tekstil ürünleri üzerindeki tüm AB kotalarının kaldırılması ile muazzam bir talep patlaması yaşanması bekleniyordu; bu amaçla ülkemizde 1995 yılında tesislerin genişletilmesi ve modernizasyonu için milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıldı.
61
Bugün tekstil sanayi kendisini kapasite fazlası, geri dönüşü zor, pahalı yatırımlar ve önceki yıllardan çok daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya bulmaktadır. Sanayinin mevcut durumu hem hükümetin hem de özel sektörün Gümrük Birliği için yeterince hazırlanmamış olmasının bir sonucudur. Bu geçiş döneminin yarattığı sıkıntının önümüzdeki dönemde yenilenmiş tesisler ve sıkı kalite kontrolü sayesinde aşılması mümkün olabilecektir.
Bugün, sanayileşme yolunda önemli adımlar atmış gelişmiş ülkelere baktığımızda tekstil sektörünün çekici gücünü görebiliyoruz.
62 Ancak bu ülkeler tekstilden elde ettikleri kazançları ülke kalkınması için gerekli olan makine, elektrik-elektronik, kimya gibi diğer sektörlere kanalize etmişlerken, Türkiye'de tam tersi bir gelişme yaşanmaktadır. Sanayide en çok işçi istihdam eden iş kolu olan tekstil ülke GSMH'sının yüzde 10'unu, ihracatımızın yüzde 40'ını oluştururken, yatırım teşviklerinin yüzde 42'sini almaktadır.63 Üstelik, tekstilden elde edilen kazançların kalkınmayı hızlandıracak diğer sektör yatırımlarına dönüştürülmesi bir yana, Gümrük Birliği'nin "sözde" cazibesi nedeniyle, birçok sektörden elde edilen kazançlar da tekstil yatırımlarına akmaktadır. Türkiye, tekstildeki ilk büyük yatırım hamlesini 1970'li yılların başında yapmıştır; şimdi o fabrikaların makineleri çeyrek yüzyılı aşmış durumdadır ve yenilenmeleri gerekmektedir. Tekstil makine teknolojisinin görece ucuz olması, kalkınma yolundaki tüm ülkelerin tekstil sanayine yönelmesi, son yıllarda hızla emek-yoğun bir sanayi olan tekstilde rekabet gücünün makine yenilikleri ve hızları ile belirlenmeye başlaması, tekstilcilerimizi sürekli yatırım yapmak zorunda bırakmaktadır. Teşviklerin yüzde 42'sini alan tekstil sektöründe makina ve teknoloji yatırımının bilinçsizce yapıldığı yönünde kaygılar bulunmaktadır. Türkiye'nin bu üretimini içeride ve dışarıda satmasında güçlük çekilebileceği belirtilmektedir. Özellikle anti-damping vergisinin uygulamaya girmesinden sonra pamuk ipliği ihracatının giderek düştüğü ve pazarlarımızı Uzakdoğu ülkelerine kaybettiğimiz görülüyor.
Yıllardan beri ülkemiz tekstil sektörünün sırtında ekonomik bunalımları göğüslemeye çalışmaktadır. Tekstil, 1995 yılındaki 8.3 milyar dolarlık ihracat geliri ile Türkiye'nin öncü sektörlerinden birisi idi (1994'de 4.5 milyar dolar). 2000 yılına kadar bu rakamın 10 milyar dolar düzeyine ulaşması; tekstil ihracatımızın üçte birini alan Avrupa Birliği ülkelerinden talebin, Gümrük Birliği sayesinde, önümüzdeki dönemde artması tahmin ediliyor. GAP bölgesinde artmakta olan pamuk üretimi ile bu bölgenin tekstil sektöründe önemli rol oynaması öngörülüyor.
Tekstil sektörüne büyük kaynaklar aktardığımızdan ve ekonominin genel dengelerini etkilediğinden, bu sektördeki küreselleşme akımlarını yakından incelememiz ve tüketici talebindeki değişimlere uygun süratli kararları yürürlüğe koymamız gerekmektedir.
64 Dünya elyaf üretimi ve tüketimi, pamuk, yün arz ve talebi, bölgesel arz ve talep, tekstil ve hazır giyim ticareti sektör için önemli gelişmelerdir. 2000 yılına doğru giderken tekstilin gerek ihracat, gerek GSMH içindeki payının tedricen düşürülmesi gerekmektedir. Bugün tekstil ve konfeksiyon gelişmiş ülkelerde GSMH'nın yüzde 1-2 düzeyindedir. Artan ölçüde GYÜ veya geri kalmış ülkelerin başvurmakta olduğu tekstil yatırımlarını üst kalite "upfront" piyasalara yönlendirmenin, yükselme eğilimi gösteren bilgi ve teknoloji ağırlıklı diğer sektörlere kaynak kaydırmanın zamanı gelmiştir.
Son yıllarda en büyük hazır giyim pazarı olan gelişmiş ülkelerde gelir düzeyi yüksek insan sayısının artması, sürekli değişen moda, kişisel zevk ve stilin öneminin arttığı tüketici davranışlarının ön plana çıkması tekstil üretim yapısında da bir değişikliği gerektirmektedir. Sektörde yaşanan yeniden yapılanma sürecinin en önemli bileşenleri, yeni teknolojilerin kullanımı ve yeni fason firma/ana firma ilişki ağı konularında yoğunlaşmaktadır. Hazır giyim sanayinde yeniden yapılanma konusunda önemli atılım yeni yönetim, örgütlenme ve pazarlama teknikleri ile gerçekleştirilmektedir. Dünyada küresel rekabet ürün fiyatından, zaman, esneklik ve stil kıstaslarına doğru kaymaktadır. Türkiye'de yeni ürün hazırlama süresinin, öncü firmalarda dahi uluslararası rakiplerinin üç katını bulduğu belirtilmektedir; ancak, temel pazarın AB olması, pazara coğrafi yakınlık, pazarlama birimlerinin bu ülkelerde kurulması ve taşımacılık sektörünün gelişmesi gibi unsurlar Türk firmalarına belli üstünlükler sağlayabilmektedir. Hazır giyim sanayinin yeni üretim teknikleri ve yeni örgütlenme ve yönetim tekniklerini uygulaması rekabet gücünü kaybetmemesi için bir gereklilik olarak karşımızda durmaktadır.
Uluslararası tekstil ve giyim ticareti, 1 Ocak 1995 tarihinde başlayan 10 yıllık geçiş programı ve DTÖ Tekstil ve Giyim Anlaşması çerçevesinde temel bir dönüşüm geçirmektedir. Anlaşma yürürlüğe girmeden önce, bu sektördeki ticaretin önemli bir kısmı kotalarla kontrol ediliyordu. Anlaşma ile DTÖ üyeleri kotaları kaldırmayı ve sektörü 1 Ocak 2005 tarihine kadar tamamen GATT kurallarına entegre etmeyi kabul ettiler. Birçok gelişme yolundaki ülke, fikri mülkiyet hakları, hizmetler ve yatırımlar gibi yeni ticaret konularını müzakere etmeyi tekstilde kota sisteminin kaldırılması üzerine kabul ettiler.
65 Çin'in DTÖ'ne girişine ilişkin müzakerelerin olumlu sonuçlanması da tekstil ticaretine nisbi bir düzen getirebilecek mahiyettedir. Aralık 1996'da Singapur'daki DTÖ Bakanlar toplantısı, tekstil ve giyim anlaşmasının hükümlerine tamamen uyulacağını teyid etti. Dolayısıyla, tekstil ve giyim sektörlerinde serbest ticarete doğru yol alınmaktadır. Türkiye'nin mevcut haliyle karşılaştırmalı üstünlüğünü koruması pek olası görülmediğinden, 2005 yılından önce bu sektörde temel yeniden yapılanmanın gerçekleştirilmesi, katma değeri yüksek ürün tasarımlarına ve üst gelir düzeyindeki müşteri pazarlarına yöneltilmesi, tekstil firmalarımızın dünya modasını yönlendirebilecek çokuluslu şirketlere dönüştürülmesi gerektiğine inanıyoruz.
Tarıma Dayalı Sanayilerin Geleceği
Dünyada yaklaşık 800 milyon insan bugün sağlıklı ve üretken yaşam sürmek için gerekli gıdayı alamamaktadır. Okul öncesi çağdaki 185 milyon çocuk - gelişme yolundaki ülkelerdeki çocukların üçte biri - kötü beslenmektedir. Bu çocukların yüz milyona yakını Güney Asya'da ve 30 milyon civarındaki bölümü ise Afrika'dadır. 2020 yılına kadar dünya nüfusu yüzde 40 artışla 8 milyara ulaşacaktır. Nüfus büyümesi - hızlı kentleşme, gelir artışları ve diyet değişiklikleri ile birlikte - gıda talebini yüzde 80 civarında arttıracaktır. Bu artış tahılda yüzde 55, et tüketiminde yüzde 75 civarında olacaktır.
66 Peki bu talebi dünyadaki mevcut üretimin karşılaması mümkün mü? Halihazırda gelişme yolundaki ülkelerin talebi ile üretimi arasındaki fark sadece tahılda 90 milyon ton civarındadır. 2020 yılına kadar bu açığın 190 milyon tona çıkması bekleniyor.
Yaklaşık 30 yıl önce Roma'da toplanan Dünya Gıda Konferansında on yıl içinde dünyadaki açlık ve kötü beslenmenin sona erdirilmesi için karar alınmıştı. O zamandan bu yana GYÜ'lerdeki kötü beslenen insanların sayısı, 1969'da yüzde 36'dan 1990'da yüzde 20'ye düşmüş olmakla birlikte, bugün hala dünya nüfusunun yedide biri kronik kötü beslenmeden muzdaripdir. Bu durumun önümüzdeki dönemde iyileşme göstermesi de beklenmiyor. Aksine, azgelişmiş ülkeler aleyhine değişmekte olan ticaret kalıpları durumu daha da kötüleştirmektedir. Özellikle Asya'da yaşanan hızlı ekonomik büyümenin yarattığı güçlü talep ile sınırlı küresel arz gıda fiyatlarını rekor düzeylere yükseltirken düşük gelirli ve gıda açığı bulunan ülkelerin satın alım gücünü azalttı. Ayrıca, Uruguay Round süreci ticaret engellerini azaltmakta, dünyanın dört bir köşesinde piyasaları serbestleştirmektedir. Bu, uzun dönemde tüm ülkelerin yararına olmakla birlikte, kendi kendine yeterlilik, himayecilik ve piyasaların hükümetler tarafından denetimi gibi yerleşik politikaların gerektirdiği uyumlar kısa dönemli kaygılar yaratmaktadır. Yanlış tarım politikaları izlenmesi de belirleyici etmenler arasındadır
Dünyada hızlı nüfus artışı ve kişi başına reel gelirdeki büyüme, gıda talebinin tarımın üretiminden daha fazla artmasına yol açmaktadır. Ayrıca, tüketim kalıpları da değişmiş ve hayvansal ürünlere doğru bir kayış olmuştur. Dünya nüfusunun 2050 yılına kadar bugünkünün iki katına çıkması, tarım için kullanılanacak arazilerin ise ancak yüzde 42 oranında artması beklenmektedir. Afrika ve dünyanın önemli bir kısmı gıda ithalatına bağımlı hale gelince Kuzey Amerika ve Avrupa'daki ekolojik sistemler ihracata dönük tarımın baskısını artan ölçüde hissedeceklerdir. Ciddi su sıkıntısı çekecek insanların sayısının (1990'daki 1.5 milyardan) 2050 yılında 2.8 milyara yükseleceği tahmin ediliyor.
Toplam mal ihracatı içinde tarımsal (işlenmemiş ya da yarı-işlenmiş) ürünlerin payı 1979'da yüzde 59'dan 1992'de yüzde 15'e düşmüştür. Aynı dönemde işlenmiş tarım mallarının ağırlığı da yüzde 7'den yüzde 9'a yükselmiştir. Türkiye'nin en önemli tarım ihraç ürünleri arasında tütün, pamuk, kurutulmuş meyveler (fındık, çekirdeksiz üzüm, incir ve kayısı), baklagiller, canlı koyun ve keçi, yaş meyveler ve domates sayılabilir. İşlenmiş tarım malları ihracatı arasında ise domates salçası, fındık mamülleri, konserve meyveler ve koyun eti ile şeker de bulunmaktadır. Dış etkenler, özellikle Irak'a karşı uygulanan ambargo ve eski Yugoslavya'nın parçalanması, tarım ürünleri ihracatımıza ciddi bir darbe vurmuştur. Zira, her iki ülke de Türkiye'den büyük miktarlarda tarımsal ürün ithal etmekteydi. Diğer yandan, yeni bağımsızlık kazanan Orta Asya ve Kafkas cumhuriyetleri ile Rusya ve Ukrayna bu kaybı telafi etmekle kalmamış, tarım ihracatımız için son derece cazip yeni fırsatlar da açmıştır.
Tarım ve ormancılık ithalatının, toplam ithalat içindeki payının 1974'deki yüzde 1'den 1992'de yüzde 5'e çıkması ithal rejimimizdeki serbestleşmeye bağlanabilir. Halihazırda tarım ve gıda malları ihracatımız ithalatdan fazla olmakla birlikte, ithalat artış hızı ihracat artış hızını geçmektedir. AB ile Gümrük Birliği tarım ürünlerini kapsamamaktadır; şimdilik sadece tarıma dayalı sanayi ürünleri Avrupa pazarlarında serbest dolaşım imkanına sahiptir. GAP projesi ve geniş tarım potansiyelimiz gözönünde bulundurulduğunda, bu alanda önemli bir karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğumuz görülüyor. Üstelik, çevremizde ciddi boyutlarda tarım ürünleri ithalatı yapan ülkeler bulunması da ayrı bir üstünlük kazandırmaktadır.
Bir zamanlar dünyada gıdada kendi kendine yeterli yedi ülkeden biri olan Türkiye son yirmi yıldır izlenmekte olan bilinçsiz politikalar ya da politikasızlıklar neticesinde gıda ihraç eden ülke konumundan gıda ithalatçısı konumuna geçmiştir. Toplam üretimin yüzde 16'sını ve toplam istihdamin yüzde 42'sini oluşturan tarımsal üretim, Türkiye ekonomisinde çok önemli bir konuma sahiptir.
67 Türk tarımı hala kronikleşmiş bazı yapısal ve kurumsal sorunların ağırlığı altındadır. Tarım işletmelerinin genel özelliği küçük ve parçalanmış olmalarıdır. Ayrıca, eğitimi yetersiz tarımsal işgücü de üretim artışını sağlayacak yeni teknolojilerin ve modern yöntemlerin kullanılmasına imkan vermemektir. Tarım destekleme politikaları da yapısal değişiklikleri sürekli geciktirmektedir.
GSMH'da tarımın payının yüzde 16 düzeyine gerilemesi de tek başına bir başarı gibi gösterilmektedir. Oysa ülkemizde çalışan kesimin yarıya yakını tarım sektöründedir (ve çoğu gizli işsizdir). Hedef, tarım nüfusunu yüzde 15-20 düzeyine çekmek olmalıdır. Nüfusun yüzde 1,5'unun tarımda çalıştığı ABD, dünya protein ihtiyacının yüzde 50'sini tek başına üretebilmektedir. Türkiye'deki tarım nüfusu - ki Avrupa ve AB'nin tarımdaki nüfuslarının toplamına eşittir - taban fiyatlarla sübvanse edildiğinden gerçek anlamda katma değer üretememekte, siyasi nedenlerle ekonominin sırtında büyük bir yük teşkil etmektedir. Tarım politikaları, biyoteknolojinin sağlamakta olduğu imkanlardan da yararlanarak, yeniden düzenlendiği takdirde, hem tarım ürünleri, hem de tarıma dayalı sanayi ürünleri ticaret ve yatırım alanlarında ülkemiz için önemli bir karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olabilir. Gıda ürünlerine talebin yüksek olduğu Avrupa, Ortadoğu ve Yeni Bağımsız Devletler'e coğrafi yakınlığımız, bu üstünlüğün ekonomik kazanca dönüştürülmesini kolaylaştıracaktır.
Bilgi çağında tarımın yeni yüzü dört kavram etrafında şekillenmektedir: üretim, rekabet gücü ile çevre arasında denge sağlamak, istihdam ve kalite. Birçok ülke, tüketicilerin farklılaşan taleplerini, gittikçe azalan tarım nüfusunu, gerçek bir işletmeye dönüşen çiftliklerini ve ihracatın en güçlü dayanaklarından biri olan gıda sanayini bu şekilde çağa taşımaya hazırlanıyor. Bugünkü tarım anlayışının sanayi devrindeki tarım anlayışından çok daha başka noktalarda olduğunu kavramak için tarımın sadece besin değil aynı zamanda "manzara" üretmek gibi çevreci bir işlevi de yüklenmesi gerektiğini vurgulamak gerekiyor. Son on beş yılda İspanya, sosyal çalkantılara düşmeden tarımsal nüfusunu yüzde 17'den 11'e çekmeyi başardı. Aynı şekilde Fransa'da köylü nüfusun 2005 yılına kadar yarım milyona gerilemesi bekleniyor.
Birçok ülke, sanayi dönemi tarım anlayışını artık geride bırakıp, "bilgi çağı tarımının portresini" çiziyorlar, "biyolojik" tarıma yöneliyorlar. Tarım ve gıda sektörümüzün kronikleşmiş yapısal sorunlarından bir an evvel kurtarılarak dünya (özellikle de bölgesel) piyasalarda giderek artmakta olan tarım ürünleri talebini karşılayacak şekilde yeniden yapılandırılması acil bir ihtiyaç haline gelmiştir. GAP Projesinin bundan sonraki aşamaları ürün ve pazar çeşitliliği ile bu hedefleri de dikkate alacak şekilde yürütülmeli, tarıma dayalı sanayimizin de nüvesini teşkil etmelidir.
Turizm'de Küme Değiştirme Zamanı
Günümüzde dünyanın en dinamik ve hızla gelişen sektörlerinden birisi turizmdir. Turizm sektörü dünyada toplam istihdamın yüzde 11'ini sağlamakta, küresel GSMH'nın yüzde 12'sini üretmekte, tüm tüketim harcamalarının yüzde 11'ini ve tüm sabit sermaye yatırımlarının yüzde 10.7'sini oluşturmaktadır. Önümüzdeki dönemde uluslararası turizm hareketlerinin yılda ortalama yüzde 4'lük ivme kazanarak 2000 yılında 638 milyon kişiye, küresel turizm gelirinin ise yüzde 9 artışla 560 milyar dolara ulaşması bekleniyor.
68 1995 yılında turizm sektörü, Avrupa'da GSMH'nın yüzde 13.4'ünü ve istihdamın yüzde 12.5'ini sağlamıştır. Dünya Turizm Teşkilatı tahminlerine göre, 1995 yılında 567 milyon kişi turistik amaçla seyahat etti. Uluslararası turizmden (uluslararası taşımacılık hariç) elde edilen gelir 327 milyar dolar idi. Toplam turist harcamaları, dünya ihracatının yüzde 8'ine tekabül etmektedir. Hizmet sektöründeki ihracatın üçte biri de turizm faaliyetleri ile bağlantılıdır. Dünyada en fazla ziyaret edilen ilk on ülke arasında yer alan yedi Avrupa ülkesi küresel turizm gelirinin de yaklaşık yüzde 50'sini (yaklaşık 190 milyar dolar) kazanmaktadırlar.
Son olarak Portekiz'de yapılan Dünya Seyahat ve Turizm Zirvesi'nde tartışılmış olan "Önümüzdeki Bin Yıl İçin İstihdam" raporunda, seyahat ve turizm sektörünün tek başına önümüzdeki on yıl içinde 100 milyondan fazla kişiye iş imkanı yaratabileceğine işaret edilmektedir. Turizmin ekonomik kalkınma ve istihdamda stratejik bir öncelik olarak tanınması için hükümetlere çağrı yapılmaktadır. 1997 yılı itibariyle dünyada 262 milyon kişi bu sektörde çalışmaktadır. Bu rakamın, 2006 yılına kadar yüzde 46.4'lük bir artışla 383 milyona çıkması bekleniyor.
İdeal coğrafi konumu, iklimi, tarihi ve kültürel zenginliği ile Türkiye, özellikle Avrupa turizm piyasasında önemli bir yer işgal etmektedir. Yedinci beş yıllık plana göre, Türkiye'nin turizm gelirlerinin 2000 yılında 13.8 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Aynı dönemde Türkiye'yi ziyaret edecek yabancı turist ve ziyaretçi sayısının 13-17 milyon civarında olacağı ve yaklaşık 5 milyon Türk vatandaşının da yurtdışına seyahat edeceği tahmin ediliyor. Halen proje aşamasında olan ya da yapım halindeki tesislerin tamamlanması ile Turizm Bakanlığı ruhsatlı yatak kapasitesi 800.000'e, belediye ruhsatı ile çalışanlar da dahil edildiğinde toplam kapasite 1.3 milyona ulaşacabilecektir.
Turizm, planlama aşamasında çevre üzerine özel bir ağırlık verildiği taktirde sürdürülebilir bir faaliyettir. Geçmişte doğal ve kültürel çevre fazla önemsenmeden turizm büyümesi hedeflendiğinden, turizm varlıklarımızda kısmi aşınma meydana gelmiştir. Günümüzde talep hızla değişiyor. Tüketiciler artan ölçüde eko-turizm denilen "yeşil ülkelere" ve "doğal ürünlere" yöneliyorlar. Bu yeni gerekleri karşılayabilmek için turizm büyümesinin kalitesine önem vermek gerekmektedir. Turizm, aynı zamanda sosyal bir olgudur. Toplumun değerlerini etkilemekte, toplum tarafından da etkilenmektedir. Kaliteli turizm gelişmesi tabii ki turist arzında, daha iyi personel eğitiminde, zaman (gençler için ya da yaşlılar için turizm vb) ve mekan (kırsal turizm, deniz seyri, vb) içinde turist akımlarının daha geniş dağıtımında iyileşmeleri kapsamaktadır.
69
Turizm, bir hizmet ihracıdır. Turistlerle doğrudan ve dolaylı ilişkide bulunan kişilerin, kurumların, çevrenin ve hizmetlerin kalitesini iyıleştirmek suretiyle rekabet gücümüzün arttırılması mümkündür. Hatıra eşya sanayi, kırsal turizm işletmeleri ve küçük-orta ölçekli onbinlerce firma, resmi rakamlara yansıtılamamakla birlikte, turizm sektöründen geçimini sağlamaktadır. Sektörün, içiçe geçmiş onlarca alt-sektör ile ilişkisi nedeniyle, toplam büyüklüğünü hesaplamak son derece zordur. OECD'ye göre, finans hizmetlerinin ardından en hızlı küreselleşmekte olan turizm sektörü, insanların refah düzeyinin artması ile birlikte en önemli gelir sağlayan sektörlerden birisi haline gelmiştir.
Turizmde geleneksel pazarımız olan Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki sınır denetimlerinin büyük ölçüde kaldırılması (Schengen) insanların hareket serbestisini genişleterek, seyahat imkanlarını artırmıştır. Avrupa, turist alan ve gönderen bölgeler arasındaki hakim konumunu korumaktadır. Fransa'ya 1996'da 62 milyon turist gelirken, Almanya 79 milyon ile en fazla turist gönderen ülke olmuştur. Son yıllarda insanların, güneş-deniz-kum ağırlıklı turizm türünden daha çok kültürel, ekolojik ve doğal çevreyi ön plana çıkartan özgün turizme yönelmeleri nedeniyle bu tür seyahatlerin, genel toplam içindeki payı Avrupa'da yüzde 55 civarındadır.
Ekonomik refah kaymaları, yükselmekte olan yeni turizm pazarları da doğurmaktadır. Doğu Avrupa ile eski SSCB'nin 50 yıldan uzun süre kapalı kapılar ardında kilitli kalmış çoğu iyi eğitimli 430 milyon vatandaşı birden bire seyahat özgürlüğüne kavuştu. Aynı şekilde dünya nüfusunun yarıdan fazlasını barındıran Asya-Pasifik havzasındaki Çin, Hindistan ve Endonezya dahil çok sayıdaki dinamik ülkenin (orta gelir grubundaki) insanları dünya turizm piyasasına müşteri olarak girmektedir.
Turizm alanında 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 1982'den bu yana, Türkiye çok önemli ilerlemeler kaydetmiştir. 1983 yılında 65.000 adet turistik işletme belgeli yatağı, 437 seyahat acentası, 411 milyon dolar turizm geliri ve 1.6 milyon yabancı turist sayısından, 1994 yılı sonuna kadarki on yıl zarfında 265.000 turistik işletme, 240.000 yatırım belgeli yatağa, 1955 seyahat acentasına, 4.3 milyar dolar turizm gelirine ve 6.7 milyon yabancı turist sayısına ulaşarak, Akdeniz'in en yeni ve modern tesislerine sahip ülkesi haline gelmiştir.
70 Bugün turizm, ülke GSMH'sinin yüzde 3'ünü, tüm döviz gelirlerinin ise yaklaşık yüzde 25'ini sağlamaktadır. Ayrıca, 3 milyondan fazla insana doğrudan istihdam imkanı yaratmaktadır. 1992 yılı sonu itibariyle Türkiye'nin dünya turizm gelirlerinden aldığı pay yüzde 1.5 idi.
Turizm pazarlamacıları, önceliği ülkemize seçkin müşteri çekmeye vermekle birlikte, küreselleşmenin kolaylaştırdığı ve cazip kıldığı çok sayıda ülkeyi ziyaret arzusunu da gözönünde bulundurarak, Türkiye'yi merkez alan bir anlayışla çevre ülkelere de geziler düzenlemeleri, ayrıca müteşebbislerimizin deneyim ve birikimlerini bu ülkelerde yatırım yapacak şekilde kullanmaları da isabetli olabilir. Uluslararası çapta isim yapmış turizm şirketlerimizin sayısı ve etkinlikleri sadece Avrupa'da değil, eski Sovyet coğrafyasında, ABD'de ve Asya-Pasifik bölgesinde de arttırılmalıdır. Özellikle Çin'de yükselişe geçen orta sınıfı (300-500 milyon nüfus) ülkemize çekmeye bugünden çalışmanın semeresini ancak önümüzdeki yüzyıl başında alacağımızı unutmamalıyız. Devlet, sübvansiyon ya da çeşitli destek mekanizmaları yerine, şirketlerimizin uluslararası piyasalarda önünü açacak bilgi, lojistik ve siyasi desteği sağlamada, olumlu ülke imajının yansıtılmasında etkin rol oynamalıdır. İmajı düzeltmeye yönelik tanıtma çabası, gerekli bütün koşullar yerine getirildikten ve sunduğumuz ürünlerin kalitesi, talebin istediği niteliğe ulaştıktan sonra işe yarayacaktır.
1996-2010 arasındaki dönemde turizm sektörünün mevcut pazar payını koruması ve daha da ileriye götürebilmesi için, uluslararası turizm hareket ve beklentilerini de hesaba katacak şekilde, bilinçli bir stratejik değerlendirme yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Tek tek sektör içindeki firmaların geleceğe dönük stratejileri, daha çok kısa vadeli kâr-zarar hesaplarına dayalı olacağından, devletin sektör temsilcileri ile sıkı etkileşim içinde yol gösterici, öncü bir rol üstlenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.
Uzun vadeli stratejik vizyonda, hiç kuşku yok ki, ekolojik ve kültürel varlıkların ön plana çıkartılması; eksik fiziki ve insani altyapının tamamlanması; ulaşımın etkinlik ve güvenliğinin arttırılması; tanıtma ve pazarlama faaliyetlerinin ürün kalitesine paralel şekilde gözden geçirilmesi; dört mevsim turizme yönelik kültür-macera-doğa- termal-golf-kış-yat gibi türlerin geliştirilmesine ön ayak olunması; nitelikli turizm hizmet personeli yetiştirilmesine öncelik verilmesi gerekmektedir. Türkiye'nin "ucuz ve orta düzey tatil ülkesi" imajının daha yüksek gelir gruplarını çekecek şekilde düzeltilmesi de temel hedefler arasında yer almalıdır. Çevre tahribatının önüne geçerek doğal çevre dokusunu, kültürel çeşitliliği, bölgesel farklılıkları muhafaza edecek ve merkezden değil sektörün yoğunlaştığı bölgelerden yönlendirilecek sürdürülebilir bir turizm stratejisi bizi 21. yüzyıla taşıyabilir.
Yurtdışı Müteahhitlik Hizmetleri Sektörü: Dışa Açılımın Motoru
Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri, en geniş tanımıyla, dış ülkelerde gerçekleştirilen inşaat, tesisat, montaj, mühendislik, proje, müşavirlik, işletme, bakım ve onarım gibi faaliyetleri içermektedir. Türkiye'de dışa açılımın ilk adımını 1970'li yıllarda inşaat sektörü atmıştır. Bu öncü sektörün açtığı yoldan ihracatçılarımız süratli adımlarla yürümüşlerdir. Yakın bir zamana kadar bu sektörde etkili olabilmek için gerekli olan teknik yeterlik ve uygun fiyat olguları yerini giderek uluslararası üst düzey kişisel ilişkiler, ülkelerarası siyasi menfaatler, teşvikler, proje finansman paketi ve etkin mühendislik-müşavirlik hizmetleri gibi daha öncelikli unsurlara terketmektedir. Müteahhit firmalarımız, iş yaptıkları ülkelerdeki ödeme güçlükleri nedeniyle hem yatırımcı, hem finansör, hem de tüccar olmak durumunda kalmışlar, bu alanlarda Batılı karşıtlarına kıyasla geniş deneyim kazanmışlardır.
Uluslararası inşaat sektörünün dünya genelinde ulaştığı pazar hacmi 1981'de 134 milyar dolar iken, bu rakam 1987'de 70 milyar dolara gerilemiş, 1994'de ise 115 milyar düzeyine çıkmıştır. Ortadoğu ve Afrika ülkelerindeki pazar büyüklüğü 1983'de yüzde 60'dan 1993'de yüzde 17'ye kadar gerilemiştir. Buna karşılık, aynı dönemde Avrupa ve Asya ülkelerinin pazar hacmi yüzde 55 gibi bir potansiyele ulaşmıştır.
71 1990 yılından sonra yurtdışı müteahhitlik hizmetleri sektörümüzün pazar ülkeler dağılımı ve ağırlıklarında ciddi değişimler yaşanmıştır. Sayıları 178 civarında olan firmalarımızin geleneksel pazar ülkeleri olan Libya, Suudi Arabistan, Irak ve Kuveyt'i doğrudan ya da dolaylı etkileyen siyasi-ekonomik gelişmeler nedeniyle sıkıntılı bir dönem geçiren sektör firmaları, ilk kez doğal gaz anlaşması çerçevesinde finanse edilen projeleri üstlenmek suretiyle 1988 yılından itibaren eski Sovyet pazarlarına girebilmişlerdir. Halen devam etmekte olan 14.1 milyar dolarlık işin yaklaşık yarısı eski Sovyet cumhuriyetlerinde yürütülmektedir. Rusya Federasyonu toplam işlerin yüzde 54'ü ile ilk sırada iken onu Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan izlemektedir.
Türk müteahhitlik firmalarının uluslararası piyasalardaki etkinliği 1978'den itibaren özellikle Libya'da üstlenilen projelerle başlamıştır.
72 Türk müteahhitliğinin klasik pazarları Kuzey Afrika ve Ortadoğu olarak uzun dönem devam etmiş, 1980'li yılların sonuna doğru ise eski Sovyet pazarlarına doğru yöneliş hızlanmıştır. Bu sektörde artık alışılagelen, yani kaynağı belli, projesi hazır, uluslararası ihaleye çıkarılan projelere teklif veren müteahhit firma yerine, girişimci, yatırımcı, proje finansmanı için yeni modeller tatbik edebilen enerjik müteahhit firma profili ağırlık kazanmaktadır. Günümüze kadar Türk müteahhitlerinin yapımını üstlendikleri projelerin toplam ihale tutarı yaklaşık 34.6 milyar doları bulmaktadır. Bunun, 14.1 milyar dolarlık kısmı halen devam etmektedir. Önem bakımından Libya 14.5 milyar dolarlık iş hacmi ile ilk sırayı alırken, onu 5.6 milyar ile Rusya, 4.1 milyar ile Suudi Arabistan, 3.5 milyar ile Irak, 1.3 milyar ile Türkmenistan ve 1.2 milyar ile Kazakistan izlemektedir.
Sektör firmalarının 1980-1990 döneminde yurtdışında üstlendikleri işlerin yıllık ortalaması 2 milyar dolardır. İhale bedelinin yaklaşık yüzde 50'si ülke ekonomisine döviz girdisi olarak döndüğünden, sözkonusu dönemde sektörün ekonomiye yıllık katkısı 1 milyar dolar civarında gerçekleşmiştir. Bu miktar, ihracatımızın 1990'lı yılların başında ulaştığı düzeyin yüzde 10'una tekabül etmektedir. Dış ülkelerde üstlenilen işlerde toplam 34 bin işçi istihdam edilmektedir. Sektörün döviz girdisi ve istihdam yaratmasının yanısıra Türk firmalarının teknoloji birikimine ve uluslararası standartlara ulaşmasında önemli bir katkı sağladığı da belirtilmelidir. Dahası, yurtdışında üstlenilen işlerde kullanılmak üzere önemli ölçüde temel inşaat malzemesi ile yarı mamül ve mamül mal ihracatı da yapılmaktadır. Bu yöndeki ihracatın gelişmesinde yurtdışı mühendislik ve müşavirlik hizmetlerinin arttırılması gerekmektedir. Böylece, yapılacak işlerde uygulanacak teknik şartnamelerin ülkemiz kaynaklarından sağlanabilecek malzemenin teknik özellik, norm ve standartlarına göre düzenlenmesine imkan sağlanabilir.
Bu sektörde yeni teknolojik gelişmelere süratle ayak uydurulması, özellikle de komşu ve yükselmekte olan piyasalardaki yüz milyarlarca dolarlık altyapı projelerinden pay alabilmek için yerli ve yabancı şirketlerle stratejik işbirliğine gidilmesi, devletin iş yapılan ülkedeki siyasi risklere karşı tedbirler alması, yabancı rakiplerle eşit koşullarda rekabeti sağlayıcı siyasi ve elverişli kredi desteği sağlaması gerekmektedir. İnşaat sektörünün, diğer sektörlerle yatay bağlantısı mümkün olduğunca genişletilerek ülkeye ilave istihdam ve döviz kaynakları sağlaması da hedeflenmelidir.
Enerji Sektöründe Patlama
Dünya doğal kaynakları üzerindeki baskının giderek artmakta olduğu önümüzdeki yüzyılda yaşamsal önemdeki üç kaynak olan gıda, su ve enerjide kıtlık yaşanacağı tahmin ediliyor. 1990'larda enerji sektöründe yol almak bir dizi karmaşık faktörü dikkatlice değerlendirmeyi gerektirmektedir. Nüfus artışı, kentleşme, ağır sanayilerin büyümesi, ticari olmayan enerji kaynaklarından çekilme ve petrolün kullanıldığı ulaşımda hızlı büyüme, yükselmekte olan enerji piyasalarına yatırım akışını yönlendiren faktörlerden sadece bir kaçıdır. Tüm dünya enerji piyasaları teknoloji, çevre ağırlıklı mevzuat, ekonomik büyüme, fiyat ve çeşitli yakıtlar (doğal gaz-petrol-kömür-nükleer) arası rekabet tarafından tanımlanırken, bu faktörler her ülkeyi farklı biçimlerde etkilemektedirler.
73 Sözgelimi, talep potansiyeli, yıllık yüzde 8-9'luk elektrik talep büyümesi yaşamakta olan Uzak Doğu'da yoğunlaşırken, eski SSCB'de enerji talebi son üç yıldır sürekli düşüş kaydetmektedir.
Türkiye, dünya enerji piyasasında talep ve yatırım gereksinimi bakımından en dinamik ve hızlı gelişen pazarlarından birisi olarak görülmektedir. Zamanında gerekli yatırımlar yapılmadığı için 2000'li yılların başından itibaren ciddi bir enerji bunalımı ile karşı karşıya kalacağımıza dair tahminler birçok insanın uykularını kaçırıyor. Her on yılda bir, iki kat artmakta olan enerji ihtiyacını karşılayabilmek için 2010 yılına kadar her yıl 2.500 MW'lik ilave elektrik kapasitesi yaratılması gerekmektedir. 2010 yılında toplam elektrik talebinin 290, 2020'de ise 547 milyar kilowatt düzeyinde olması bekleniyor. (Bu oran halihazırda 95 milyar kw civarındadır.) Enerji Bakanlığı, bir kurtarma girişimi olarak, 2020 yılı ötesine uzanacak muazzam boyutlarda enerji projelerinin planını hazırlamıştır. Buna göre, önümüzdeki dönemde üstlenilecek enerji yatırımlarının toplam boyutu 24 milyar dolar civarındadır. Yap-İşlet-Devret projeleri bu rakam içinde 9.8 milyar dolarlık bir paya sahiptir. Türkiye, enerji ihtiyacının yüzde 45'ini (1995) kendi kaynakları ile sağlamaktadır; ancak, bu oranın 2000 yılında yüzde 40'a, 2010 yılında yüzde 30'a ve 2020 yılında yüzde 20'ye düşmesi beklenmektedir.
74 Bu dış kaynaklara artan bağımlılığın beraberinde ciddi jeo-stratejik ve siyasi yansımalar doğurabileceğini söylemek kehanet sayılmaz.
Türkiye'nin enerji talebi, özellikle elektrik ve gaz sektöründe, katlanarak büyüme temayülü gösterdiğinden yabancı yatırımcılarla ortaklıklar şeklinde yeni projeler geliştirilmesi ve bu alanda kazanılacak deneyimlerin komşu ülkelere de aktarılması ciddi şekilde düşünülmelidir. Özel sektörün önünü görebilmesi için enerji sektöründeki yatırım hedefleri, özelleştirme projeleri hakkında hükümetin net bir tablo ortaya koyması, hukuki engelleri bir an evvel çözüme kavuşturması zorunludur. Ülkemizin en hızlı genişleyen sektörü olan enerjide, sadece elektrik, doğal gaz ve petrolde değil, petrokimyasallar ve diğer kimyasal ürünler ile ilgili sektörleri de kapsayacak entegre bir enerji stratejisi çıkarılması ve bunun dış politika ve güvenlik kaygılarımızla uyumlu şekilde yürürlüğe konulması, enerji araştırma enstitülerinin kurulması gerektiğini düşünüyoruz.
Savunma Sanayi Aynı Zamanda Sivil Ekonomiye Katkı Sağlamalıdır
"Soğuk Barış" dönemi ülkemizin tehdit algılamalarını ve dolayısıyla savunma yükünü azaltmadığı, tam aksine birçok cephede arttırdığı için silahlı kuvvetlerimizin modernizasyonunu sürdürmesi mutlak bir zorunluluktur. Son yıllarda Türk savunma sanayi önemli atılımlar yapmış ve uluslararası alanda hatırı sayılır bir yer kazanmaya başlamıştır. Özel sektör, aktif şekilde dünyanın hızla gelişen bu sektörüne yatırım yapmaya ve rekabet gücü kazanmaya yönelmektedir. Çevresi dostane emeller beslemeyen ülkelerle kuşatılmış olan ve zaman zaman müttefiklerinin silah ambargosu tehditleri ile de yüzyüze kalan Türkiye'nin savunma gereksinimlerini büyük oranda dışarıdan karşılamasının hem ekonomik maliyeti çok yüksektir, hem de yol açtığı siyasi ve güvenlik kısıtlamaları kabul edilemez boyuttadır. Halihazırda 800.000 kişilik Türk Silahlı Kuvvetlerinin başlıca silah sistemi, donanım ve yedek parça ihtiyaçlarının sadece yüzde 21'i ülke içi üretim ile sağlanırken, geriye kalan yüzde 79'unun dışarıdan ithal edilmesi çarpıcı bir görüntü sunmaktadır.
75
Bu, Türkiye'nin tüm savunma gereksinimlerini tamamen yurtiçi üretim ile sağlanması anlamına gelmemektedir. Doğrudan sistem satın alımı yerine, yabancı savunma firmalarıyla ihracat şartı da bulunan "offset" düzenlemeleri içerecek ortak üretim projelerine ağırlık verilmesi genel kabul gören bir yöntemdir. Bugüne kadar denizaltı, fırkateyn, top, füze, F-16 avcı uçakları ve elektronik donanım üretiminde ciddi mesafe katedilmiştir. Ayrıca, askeri uçaklar, hafif nakliye uçakları, devriye gemileri, çıkartma ve destek gemileri, zırhlı taşıyıcılar, gece görüş sistemleri, jet motorları, uçak parçaları, ulaşım donanımı, silah sistemleri, makinalı tüfek, cephane ve haberleşme sistemleri de imal edilebilmektedir. Dünyadaki en güçlü, en disiplinli ve en iyi donanımlı ordulardan birisine sahip olma niteliğini sürdürebilmek, yeni tehdit algılamalarını karşılayabilmek ve bölgesel askeri güç dengesini koruyabilmek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin değişen askeri teknolojiye ayak uydurması gerekmektedir. Önümüzdeki 25 yıl içinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin finansmanı için, Genelkurmay Başkanlığı'nın hesaplarına göre, 150 milyar dolar gerekeceği tahmin edilmektedir. Sadece 2004 yılına kadar tamamlanması öngörülen 1,523 proje için 67 milyar dolar harcanması sözkonusudur.
76 Askeri fonların üçte biri, modernizasyon projelerine tahsis edilmektedir. Bu muazzam kaynağın bütünüyle Türk ekonomisi dışına akması kabul edilemez.
Türkiye bakımından savunma sanayi, "olmazsa olmaz" özelliği nedeniyle hızla yükselmekte olan bir sektör olarak tanınmak ve ekonomiye yük getiren değil hem yan sivil sanayileri besleyen, hem de ihracata yönelebilen cazip bir alan haline getirilmelidir. Bu alanda devlet ile özel sektörü arasında, ABD'de Savunma Bakanlığı ile savunma sanayi firmaları arasındaki ilişkiye benzer, işleyebilir bir çalışma mekanizması kurulması, böylece ihtiyacın belirlenmesinden ürünün tasarımına ve satış sonrası bakıma kadar varan zincir için yakın işbirliği yapılması zorunludur. NATO müttefiklerimizin yanısıra, büyük savunma gereksinimleri bulunan ve bizim için hatırı sayılır savunma sanayi pazarı teşkil eden Mısır, Endonezya, Pakistan, Malezya, Çin ve Kore gibi ülkelerle ortak yatırımlara girerek hem maliyetleri düşürmenin, hem de savunma sanayi ürünleri satışlarını arttırmanın yolları araştırılmalıdır.
Bilgiye Dayalı Sanayiler ve Telekomünikasyon Sürat Şeridinde
Bilgi teknolojileri, imalat ve hizmet sektörlerinin birleşmesine neden olmaktadır. Müşteriye hizmetin önem kazanması nedeniyle, ürünler artan ölçüde müşterilerin özel isteklerine göre hazırlanmaktadır. Hizmet sektörü, bu sürecin bir sonucu olarak giderek daha çok imalat sektörüne benzemektedir. Hizmetlerin, imalat sanayi ile neredeyse birleşmesi hükümet politikalarının imalat sanayilerine özel destek sağlaması gerektiği, zira sadece imalatın "gerçek" servet ve "uygun" işler yaratacağı gibi eski bir inanışı geçersiz kılmaktadır. Gelecekte, dünya ekonomisinde öne fırlayacak ülkelerin belli sanayilere destek verenler değil, bilgi varlıklarını en etkili şekilde idare edenler olacağı muhakkaktır.
Bu nedenledir ki, zengin ekonomiler, artık imalat sanayinden çok, giderek artan ölçüde teknoloji ve insan sermayesi içeren bilginin yaratımına, dağıtımına ve kullanımına yönelmektedirler. Bilgi, sadece tüketicilere sınırsız olarak sunulmakla kalmayıp aynı zamanda ekonomide hem girdi, hem de çıktı olarak kullanılmaktadır. OECD,
77 zengin ekonomilerde toplam GSMH'nın yarıdan fazlasının, artık bilgiye dayalı olduğuna dikkat çekilmektedir. Son yirmi yıl içinde yüksek teknolojiye dayanan sanayiler imalat içindeki paylarını iki katına çıkararak yüzde 25'e ulaştılar. Bilgi-yoğun sanayiler çok daha da hızlı ve etkin şekilde büyüyorlar.
600 milyar dolarlık dünya telekomünikasyon piyasasını rekabete açacak ve telefon ücretlerini önemli ölçüde azaltacak bir küresel telekomünikasyon anlaşması yaklaşık 70 ülke tarafından 15 Şubat 1997 tarihinde imzalanmıştır. DTÖ çerçevesinde müzakere edilerek kabul edilen ve Ocak 1998'de yürürlüğe giren "Temel Telekomünikasyon Hizmetleri Anlaşması" dünya telekom gelirlerinin yüzde 95'ini ilgilendirmektedir. "Bilginin, küresel ekonomide büyüme ve gelişmenin hammaddesi olduğunu" belirten bu anlaşmanın önümüzdeki onyılda 1 trilyon dolarlık gelir yaratılması, ayrıca tüketiciler için telekomünikasyon hizmetlerinde daha düşük fiyat, daha fazla seçim hakkı, daha iyi kalite, dünya çapında telekom altyapısına daha yoğun yatırım ve yeni işyerleri yaratımı sağlaması bekleniliyor.
Ülkemizde telekomünikasyon alanında başlatılan "devrim" çerçevesinde 1985'den bu yana PTT tekelci bir işletme olarak ülkenin telefon sistemini modernleştirmede önemli başarı elde etmiştir. 1994 yılı itibariyle telefon hattı sayısı 12.2 milyona çıkarıldı; böylece her 100 kişiye halen 20'nin üzerinde hat düşmektedir. Daha da önemlisi, mobil telefonların sayısında gözlenen patlamadır. 546.000'i aşkın mobil telefon ile Türkiye, iletişim teknolojisinde dünyanın önde gelen ülkeleri arasında gözükmektedir. Telekomünikasyonun etkinliği ve sürati bir ülkenin rekabet gücünü temelden etkilemektedir. İnternet'in etkin kullanımı da telekomünikasyon altyapısı ile ilgilidir. Bu itibarla, telekomünikasyon alanındaki gelişmeleri zamanında ülkemize yansıtmayı, gerekli yatırımları ve özelleştirmeyi geciktirmeden teknoloji devriminin meyvalarını insanlarımıza tattırmayı temel hedef edinmeliyiz.
Bilgisayar ve Yazılım Sektörü Gelecek Vaad Ediyor
Üçüncü bin yıla doğru yaklaşırken İnternet, artık teknolojik ve akademik bir olgu olmaktan çıkarak dünya ekonomisindeki değişimin ve buluşların ardındaki motor güçlerden birisi haline gelmiştir. Sanayi uzmanları, bu yüzyılın sonuna kadar 100 ila 200 milyon arasındaki girişimci, şirket yöneticisi ve tüketicinin İnternet kullanıcısı olacağını öngörüyorlar. Bir zamanlar sadece bilgisayar meraklıları ve akademisyenlerin oyun aracı olan İnternet şimdi maliyetleri düşürüp etkinligi arttıran geniş bir piyasayı etkisi altına almakta, özellikle de yeni gelişmekte olan elektronik ticaretin etkin bir mekanizması haline gelmektedir. Elektronik ticaret sayesinde küçük ve orta ölçekli firmalar, geleneksel yöntemlerle girmeyi hayal bile edemeyecekleri yeni piyasalara satış yapma imkanına kavuşmaktadırlar.
Nasıl telefon 20. Yüzyılı biçimlendirdiyse her yerde ulaşılabilir, ucuz ve daha da önemlisi herkese açık bir sistem olan İnternet‘in de 21. yüzyılı biçimlendireceği kesindir. Bugün iki kişilik akşam yemeği maliyetine isteyen şirket İnternet ile dünya çapında pazarlara, müşterilere ulaşabilmektedir. Sadece Microsoft, Intel ve Compaq'ın toplam piyasa değeri bugün $130 milyar doları aşmış durumdadır. İnternet'in bu yüzyılın sonuna kadar daha da büyük değerlere ulaşması şaşırtıcı olmayacaktır. İnternet büyük ölçüde yazılım olduğundan bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmenin başlangıç noktası yazılım sanayidir. 200 milyar doları aşkın gelir ve yılda yüzde 13'lük bir büyüme oranı ile yazılım, halen dünyanın en büyük ve en hızlı büyüyen sanayilerinden birisidir.
Son 50 yıl içinde bilgisayar teknolojisi üç büyük sıçrama yapmıştır. Her bir sıçrama yeni firmaların doğuşuna, hızlı değişim dönemlerine girilmesine ve daha sonra az sayıda teknolojinin piyasaya tedricen hakim olmalarına yol açtı. İspanyol düşünürü, José Ortega y Gasset, "bir devrim en fazla bir kuşağın etkinliği ile eş zamanlı bir dönem olan 15 yıl sürer" diyordu. Bilgisayar devrimleri de, İspanyol düşünürü doğrular nitelikte. 1950'de IBM ile birlikte "veri işleme" deyimi dilimize kazandırıldı. 1960'ların ortasında küçük bilgisayarlar piyasayı yeni firmalara açtılar. Daha sonra, 1981'de IBM kişisel bilgisayarı takdim etti ve bugünün en güçlü şirketleri olan Intel, Dell, HP, Microsoft, Compaq'ın doğuşunu hazırladı.
Dev şirketlerin kontrol ettiği bilgisayar yazılım sektörü, dünyada tam bir patlama yaşamaktadır. Son yıllarda İnternet'in devreye güçlü şekilde girmesiyle sektörde oyunun kuralları yeniden yazılmaya başlanmıştır. Yüksek maliyetli sanayi yatırımlarının altından kalkamadıkları için sanayileşme sürecine ayak uyduramayan gelişmekte olan ülkelerin — üretim maliyeti nispeten çok düşük olan— yazılım sektöründe iddiali hale gelmeleri mümkün görünüyor. Bu sektörde işgücü kalitesi, kilit faktör konumundadır. Yetişmiş işgücüne sahip İrlanda, Hindistan, Macaristan gibi ülkeler yazılım sektöründe ABD, Japonya, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi devlerin hemen ardında yer almaktadırlar.
78
12. Bilgisayar Yazılımında Bangalore Mucizesi
Hindistan'ın güneyindeki Bangalore kenti, son bir kaç yıldır yüksek teknoloji ve bilgisayar yazılımı ile ilgilenen herkesin merak odağı oldu. Sadece bilgisayar yazılımı ihracatından Hindistan'ın elde ettiği gelir 700 milyon dolar (1996). İhracatın artış hızı yüzde 50 civarında seyrediyor. Önümüzdeki dört beş yıl içinde bu meblağın 5 milyar doları aşması bekleniyor. Bu alanda muazzam bir atılım yapan Bangalore'nin ihracat içindeki payı yüzde 30 civarında. Dünya ısmarlama yazılım piyasasının halen yüzde 15'ini kontrol ediyor. Bu oranın hızla yükseleceği ve payını yüzde 50'lere kadar çıkarabileceği söyleniyor. Dünyanın ünlü şirketlerinin bir kısmı, yazılım ihtiyaçlarını artık Bangalore'den sağlıyorlar. Örneğin, Swissair, Nestle, Samsung, Morgan Bank gibi tanınmış şirketler bilgi işlem merkezlerini bu kente taşımış durumdalar. Tabii ki, bilgisayarın ve yazılımın bütün dev şirketleri de orada: IBM, Texas Instruments, Hewlett and Packard, Computer Associates, Microsoft, Bangalore'un sektöründeki gücü ile ilgili Kaliforniya'nın ünlü Silikon Vadisi'ne benzetilme nedeni sadece yazılım değil. Üretimin ve ihracatın çok büyük bölümünü genç müteşebbislerin kurduğu küçük ve yeni şirketler yapıyor. Aynı teşebbüs havası, aynı risk alma eğilimi Bangalore'a da hakim. Kesilen elektriklerin, akmayan suların, delik deşik yolların ortasında tam bir yüksek teknoloji ve teşebbüs vahası kurulmuş gibi. Hindistan'ın dünya liginde en tepelere oturan olağanüstü başarılı üniversiteleri ve araştırma enstitüleri var. Bu üniversiteler her yıl 300.000 civarında birinci sınıf mühendis ve fen bilimcisi mezun ediyor.
Hem bilgi dolaşımında hem de elektronik ticarette şayet 21. yüzyıla hazırlıklı gireceksek İnternet'in yaygın kullanımını teşvik etmek zorundayız. İnternet'te ticaret her yıl yüzde 80 büyümektedir. 1995'de dünya toplam geliri 22 trilyon dolar iken elektronik ticaret hacmi 300 milyar dolar düzeyinde idi. 1996 sonunda bu rakam 550 milyar dolara tırmanmıştır. Bilgisayar sektörünün 1997 yılı cirosunun, bir önceki yıla göre yüzde 25 artarak, 1,5 milyar dolara ulaşması bekleniyor79 Yazılım sektöründe yetişmiş insangücü bakımından üstünlüğümüz önemli bir imkan sağlamaktadır. Ülkemizdeki genç yazılım sektörü yılda yüzde 20'lere varan bir hızla büyümektedir. Yazılımın, elektronik sanayi içindeki payı da yüzde 10'un üzerine çıkarmıştır.
Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda geleceğimizin bu sektörde olduğunu belirten devlet, yatırım indirimleri, teşvik primleri, uzun vadeli krediler ve istihdama yönelik vergi indirimleri yoluyla teşvik sağlayabilir. Ayrıca, sektörün ihtiyaç duyduğu insangücünü yetiştirecek eğitim, tüketici kesimi genişletmek için bilgisayar okuryazarlığını arttıracak yaygın eğitim, bilgisayar iletişim hatlarının ve diğer PTT hizmetlerinin genişletilip ucuzlatılması, ortak dış tanıtım faaliyetleri ve devlet ihalelerinde yerli firmaların gözetilmesi gibi dolaylı destekler de düşünülmelidir. Ülkemizdeki küçük ve orta ölçekli işletmelerin elektronik ticaret sayesinde küresel pazarla tanışacaklarına, "Bilgi Yolu"nda vitrin açarak, dış dünya ile bütünleşme süreçlerini, düşük bir maliyetle, hızla tamamlayacaklarına inanıyoruz. Bu alana küçük yatırımların gelecekteki getirisi çok yüksek olacaktır.
Çevre Dostu Sanayiler Yükselişte
Dünyada giderek artan çevre sorunları tüm ulusları değişen ölçülerde etkilemekle birlikte ortak bir özellik kazanmaktadır. Çevreye verilen zarar insanlığın hem günümüzdeki hem de gelecekteki yaşam kalitesini etkilemektedir. Kirlenmenin yayılma özelliği ve kaynakların ortak kullanım zorunluluğu, ulusları birlikte çareler aramaya zorlamaktadır. Gelişmiş ülkelere kıyasla kirliliğin yüksek boyutlara henüz erişmediği az gelişmiş ülkelerin "önce kalkın, sonra temizle" anlayışına sahip olması bu bölgelerde çevre kirlenmesinin giderek büyük sorunlara yol açacağını göstermektedir. Benzer yaklaşımın günümüze değin Türkiye'de de geçerli olduğunu söylemek olasıdır. Bu itibarla, hem ekolojik dengelerimizi muhafaza etmek hem de çevre-ticaret bağlantılı küreselleşme sürecine uyum sağlayabilmek için çevre ile ilgili standartlarımızı uluslararası düzeye çıkartmak görevi ile karşı karşıyayız.
80 Esasen, çevre başlı başına yüksek kazanç getirebilen bir sektör haline gelmektedir.
Başlangıçta çevre ile ekonomik kalkınmayı birbirinin alternatifi olarak öne süren anlayışlar, 1980'lerin ikinci yarısından itibaren değişmeye başlamıştır. Ekonomik büyüme için gerekli olan koşullar ile çevrenin ve ekolojik dengenin korunması arasında dengeli bir ilişki kurulması zorunluluğundan hareketle geliştirilen "sürekli ve dengeli kalkınma" kavramı günümüzde genel kabul görmektedir. Yeşil alanların azalması, besin gereksinimi karşılayan alanların giderek daralması, hava, kara, nehir ve deniz kirliliğinin yoğunlaşması, ozon tabakasının delinmesi, iklim değişikliği ve ekolojik dengenin bozulması gibi sorunlar, ivedilik kazanmaktadır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı, 1996 yılı raporunda,
81 dünyanın, doğal kaynakların yenilenme kapasitesinden daha hızlı tükettiği ve gezegeni bir çevre felaketinden kurtarmak için gereken hassasiyetin gösterilmediği belirtilmektedir. Dünyadaki sürdürülemez kalkınmanın önündeki engellerin başında yoksulluk, nüfus büyümesi ve etkin olmayan kaynak kullanımı ve zengin ülkelerdeki israfa kaçan tüketim gelmektedir.
Çevre koruması bilinci arttıkça dünyada çevre dostu sanayiler de yükselişe geçmektedir. Belli çevre standartlarına uymayan ürün ve hizmetlerin dünya piyasalarında tutunma şansları kalmamaktadır. Dünyadaki hızlı nüfus artışı, karbondioksit ve diğer sera gazların üretimleri, ormanlardaki azalma ve çölleşme küresel iklim üzerinde değişimlere yol açmaktadır. Dünya ikliminde meydana gelen değişimlere bağlı olarak önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin de içinde bulunduğu Güney Avrupa bölgesinin ortalama sıcaklığında 2-3 derece yükselme, yaz yağışında yüzde 5-15 ve toprak neminde de yüzde 15-25 oranında düşme meydana gelmesi bekleniyor.
Önümüzdeki dönemde Türkiye'de tarımsal üretim potansiyelinin değişmesi, çeşitli ürünlerin üretiminde artış ya da azalışlar görülmesi beklenebilir. İklim kuşaklarının ekvatordan kutuplara doğru kayması neticesinde Türkiye bugün Ortadoğu ve Afrika'daki gibi daha sıcak bir iklim kuşağının etkisinde kalabilir. Bu değişime uyum gösteremeyen fauna ve floralar yok olacak, kurak ve yarı-kurak alanların genişlemesine ek olarak yaz kuraklığının süresinde ve şiddetindeki artışlar, çölleşme sürecini, tuzlanma ve erozyonu arttıracaktır. Bu itibarla, çevreyi statik bir veri olarak görmemeli, uzun vadeli stratejimizi sürdürülebilir kalkınmayı esas alacak şekilde geliştirmeliyiz. Başlangıç maliyeti ağır bile olsa, çevre dostu sanayilere - özellikle karbondioksit emisyonu yüksek sanayilerde çevre dostu teknolojilere yatırım yapmak suretiyle - uluslararası baskıya maruz kalmadan ve bize önümüzdeki yüzyılda karşılaştırmalı üstünlük kazandıracak şekilde bir an evvel yönelmek zorunda olduğumuza inanıyoruz.
Otomobil Sanayii Nereye Gidiyor?
Dünyada otomobil sanayinin son yıllarda içine girdiği yeniden yapılanma süreci dört temel alanda ilerlemektedir: yeni yönetim ve örgütlenme teknikleri, mikro-elektronik aksamlı teknolojiler, yan sanayi ile kurulan yeni ilişki biçimi ve yeni malzeme teknolojileridir. Birçok şirket, dünya pazarlarındaki keskin rekabet karşısında ya pazar paylaşımı ya da evlenme yoluna gitmektedir. Latin Amerika, Hindistan, Çin ve diğer Asya-Pasifik ülkelerinde yükselen talebin dünya çapında araba ve hafif kamyon satışlarını 2001 yılına kadar yaklaşık yüzde 25 arttırması beklenmektedir. Özellikle Latin Amerika'nın hem satışlarda hem de üretimde muazzam bir artış kaydetmesi, bu çerçevede sözgelimi, Brezilya'da araba ve hafif kamyon üretiminin önümüzdeki yüzyıl başına kadar iki katından fazla artarak 2 milyon düzeyini aşacağı hesaplanmaktadır. DRI/McGraw-Hill'in
82 bir incelemesine göre yükselmekte olan pazarlardaki bu gelişmeler Avrupa ve Kuzey Amerika'nın oturmuş piyasalarındaki nisbi büyüme eksikliğini fazlasıyla telafi edebilecektir.
Türk otomobil piyasasının önümüzdeki dönemde büyük bir talep genişlemesi yaşamasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Zira halen araç sayısı 1000 kişide 37 civarında iken, dünya ortalaması 86, AB ülkeleri ortalaması ise 350-400 düzeyindedir. Halihazırda Türk otomobil piyasasında 2.7 milyon araç trafiğe çıkmaktadır. Türkiye'de hem günümüzde hem de gelecekte muazzam bir araba talebi bulunduğunun bilincindeki başlıca uluslararası üreticiler pazar paylarını arttırmak için ya ortak üretime ya da doğrudan satışlara yönelmişlerdir. Ülkemizde otomobil üretimi yüzde 20 artarak, 233.414'u yolcu aracı olmak üzere 319.498'e (1995) yükseldi. Bu arada, bir önceki yıla göre yüzde 10 artışla, 21.652'si araba olmak üzere 34.930 motorlu araç ithal edildi.
83 1996 yılının ilk dokuz ayında ise, Gümrük Birliği'nin de etkisiyle, ülkeye araba ithalinde büyük bir sıçrama yaşandı. İç piyasa ihtiyacının yüzde 20'sini ithal arabalar karşıladı; bu oran, bir önceki yılın aynı döneminde sadece yüzde 7 idi.84 Türk otomotiv sanayi, sadece iç pazarı değil bölge ülkelerini de üretim ve pazarlama hedeflerine dahil etmediği takdirde özellikle ölçek ekonomisi bakımından uzun vadede dünya rekabet koşullarına uyum sağlamada ciddi güçlükler çekecektir. Neticede, önümüzdeki on yılda piyasadaki imalatçı firmaların pazar büyüklüğünü dikkate alarak ya konsolidasyona ya da birleşmeye yönelmeleri, yeni modeller geliştirilmesi ve kalite iyileştirilmesi yoluyla ihracatlarını ve yurtdışı ortak yatırımlarını artırmaya çalışmaları beklenmektedir.
Finans ve Bankacılık Sektöründe Yükseliş
Bugün dış dünya ile yoğun bağlantılar içermeyen sektörlerin başarı şansı yoktur. Dünya ekonomisi ile bütünleşme, ticaret ve yatırım faaliyetlerinin etkin şekilde yürütülebilmesi, sözünü ettiğimiz büyük çaplı altyapı projelerinin tamamlanabilmesi için finansman ve bankacılık sektörünün gelişmiş olması, küresel sermaye hareketleri ile içiçe geçmeleri ön koşuldur. 1980 sonrasında Türk piyasasına giren yabancı finans ve banka kuruluşlarının da etkisiyle, finans ve bankacılık sistemimiz halihazırda Avrupa'nın en etkin ve çağdaş örneklerinden birisi olma yolundadır. Özellikle Batılı bankaların iş yapmakta zorlandığı bölge ülkelerindeki yaratıcı ve esnek ticaret ve yatırım finansmanı projeleri ile öne çıkan bankalarımız, ülke içinde de bankacılık ve finans ürünlerini çeşitlendirmiş, dünya standartlarını yakalamış, hatta bazı alanlarda aşmıştır bile. Bu yükselişi muhafaza etmek, sermaye yapılarını güçlendirmek, vasıflı insangücü yetiştirilmesine artan ölçüde öncelik vermek ve üretken yatırımlara yönelmek önümüzdeki zorlu görevler arasındadır.
Şimdilik yüksek faiz oranlarının cezbettiği yabancı para girişleri, Türkiye'de mevcut durumun bir kriz noktasına ulaşmasını geciktirmektedir. Döviz rezervleri yüksek olmasına karşın, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle "Türk Mucizesi"nin giderek sönmekte olduğu yolundaki değerlendirmeler yabancı yatırımcıları ciddi şekilde kaygılandırmaktadır. Sermayenin tedricen Türkiye'den çekilmesi (ya da sadece spekülatif kazançlar üzerine yoğunlaşması) halinde geriye çok az seçenek kalmaktadır. Faiz oranlarını daha fazla yükseltmek, ekonomik büyümenin tamamen durmasına ve daha fazla banka iflaslarına yol açabilir. Ancak, köklü reformlar ve kamu açıklarının denetim altına alınacağı istikrarlı bir makroekonomik yönetim Türkiye'yi tehlike bölgesinde çıkartıp onu geleceğin dinamik bir ülkesi yapabilir. Bir an evvel ciddi adımlar atılarak reform sürecinin başlatılmaması halinde, Meksika ve Güneydoğu Asya örneklerinin ülkemizde yeniden yaşanması riski devam etmektedir.
Uluslararası döviz piyasasında büyüme hızı yavaşlamakla birlikte, yatırımcılar giderek artan ölçüde ileri teknikle "swap" ve "derivative" sözleşmeler kullanmaktadırlar. Bank of International Settlements'in bir raporuna göre,
85 bankalarla şirket alıcıları arasındaki anlaşmalarda (the over-the-counter market) "derivatives" sözleşmelerin gayrisafi piyasa değeri 2,200 milyar doları aşmış durumdadır. Yine aynı rapora göre, dünyadaki ortalama günlük 1,200 milyar dolarlık tüm döviz işlemlerinin yüzde 83'ü dolar üzerinden yapılmaktadır. Londra, küresel işlemlerin yüzde 30'unun gerçekleştirildiği dünyanın en büyük döviz piyasası konumundadır. New York ve Tokyo'nun toplamından daha fazla döviz işlemi gerçekleşen Londra'nın yanısıra, Singapur ve Hong Kong da önde gelen döviz merkezleri arasında sayılmaktadır. Bu piyasalarda yerel para ile işlem hacmi toplam içinde sadece yüzde 20 civarındadır; oysa New York ve Tokyo'da işlemlerin yüzde 80'den fazlası yerel para birimi üzerinden gerçekleştirilmektedir.
DTÖ'nde bankacılık, menkul kıymetler, sigorta ve varlık yönetimi gibi finansal hizmetlerin serbestleştirilmesine ilişkin müzakereler Nisan 1997'de başlamıştır. Dünyadaki toplam bankacılık varlığının 20 trilyon dolardan fazla olduğu, sigorta primlerinin 4.6 trilyon doları, menkul kıymetler sermayesinin 10 trilyon dolar ve listelenen tahvillerin ise 10 trilyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.
86
İstanbul'un dünyanın önde gelen borsa ve döviz merkezlerinden birisi haline gelmesi için yürütülen çalışmalar hız ve kapsam kazanmaktadır. Sadece bölgesindeki en güçlü finans merkezi olması İstanbul'a ve dolayısıyla Türk ekonomisine önemli kazançlar sağlayacaktır. Bölgesel finans, borsa ve bankacılık merkezi olma hedefinin gerçekleştirilmesi için İMKB ve bankalarımız yoğun gayret göstermektedirler. Türk firmalarının yurtdışına açılmalarının ve dış finansman kaynaklarını artan ölçüde kullanmaya başlamalarının bir sonucu olarak İMKB, Avrasya Borsalar Birliği'nin öncülüğünü yaparken, resmi ve özel bankalarımız Balkanlar'da, Orta Asya ve Kafkaslar'da, Avrupa ve ABD'de de finansman ağlarını hergeçen gün genişletmekte ve güçlendirmektedir. Böylece 2010 hedeflerinin gerçekleştirilmesi için gereken iç ve dış finansman kaynakları mümkün olan en düşük maliyetle sağlanabilecektir.
Taşımacılık ve Gemi İnşa Sanayi 87
Şayet Türkiye içinde bulunduğu bölgenin ekonomik merkezi olmayı hedefliyorsa, bunun altyapısını oluşturacak etkin bir liman şebekesi ve taşımacılık filosu kurulması, mevcutların modernizasyonu ve genişletilmesi önkoşuldur. 1980 yılında 3,606 milyon ton olan dünya deniz ticaret hacmi 1995 yılında 4,678 milyon ton civarında gerçekleşmiştir. (ISL Bremen kaynaklarına göre) 300 gayrisafi ton ve üzerindeki 37,015 adet gemiden oluşan dünya deniz ticaret filosu 1 Ocak 1996 tarihi itibariyle toplam 702.3 milyon dwt ve 4.6 milyon TEU kapasitesine sahiptir. Filonun yüzde 37.8'i 20-24 yaş grubundadır. 1991-1995 döneminde dünya deniz ticaret filosu dwt olarak ortalama yüzde 1.6, TEU olarak da ortalama yüzde 7.5 oranında büyüme kaydetmiştir. Beş yıl içinde özellikle dökme yük, konteyner ve kimyasal madde taşıyıcı gemilerin sayı ve tonajında artış olduğu görülmektedir. Bayraklara göre dünya filosunun dağılımına bakılırsa, Panama (100.7 milyon dwt) birinci sıradadır. Liberya, (96.1 milyon dwt) ikinci ve Yunanistan (51.4 milyon dwt) üçüncü sırada yer almaktadır. Türkiye, 1993'de 6,8 milyon dwt ile 23. sırada iken 1996 yılında 10 milyon dwt ile 16.sıraya yükselmiştir. Komşu ülkeler ile kıyaslandığında, en büyük filoya sahip Yunanistan'ı 39.2 milyon tonla Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, 12.9 milyon ton ile Rusya izlemektedir. Dördüncü sıradaki Türkiye'den sonra ise sırasıyla Ukrayna (4.8 milyon dwt), İran (4.6 milyon dwt), Romanya, Mısır, Bulgaristan ve Irak gelmektedir.
Gemicilik sektörü Türk ekonomisine ülkenin en önemli döviz kazandıran sektörleri arasındadır. Uluslararası deniz ticaretinde taşıma miktarı olarak demir cevheri, petrolden sonra ikinci önemli yüktür; onu, kömür ve hububat izlemektedir. Ekonomik güvenliğimiz bakımından yaşamsal önemdeki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz limanlarımıza sadece yabancı gemilerin taşıması, kriz dönemlerinde, ciddi sıkıntılara yol açabileceğinden yüksek tonajlı petrol tankeri edinilmesi resmi politika haline getirilmelidir. 1980 yılında kayıtlı deniz filomuz 1.5 milyon dwt iken uluslararası ticaretimizde gözlenen patlama filonun da büyümesinin yolunu açmıştır. 1989'da 4.7 milyon dwt ve 1995 yılı itibariyle de 11.5 milyon dwt'e ulaşılmıştır. Fiziki artışın yanısıra filonun yaş ortalaması da düşürüldü. 2000 yılına kadar Türk bayrağı altındaki taşıma gemilerinin 20 milyon dwt kapasiteye ulaşması bekleniyor.
Konteyner taşımaları, daha ziyade pahalı mallar ve yükleme-boşaltmada zarar görme ihtimali yüksek mallar ile soğutma tertibatı gerektiren soğuk yükler için yapılmaktadır. Günümüzde konteyner denizaşırı nakliyatın vazgeçilmez aracı haline gelmiştir. Ülkemizde konteyner taşımacılığında pazarın egemeni hala yabancı armatörlerdir. Bu alanda dünyadaki gelişmeye ayak uydurabildiğimiz söylenemez. Konteyner taşımacılığı ülkemizde ya kırkambar denilen konvansiyonel gemiler (güverte yükü olarak) ya da çok amaçlı gemiler ile yapılmaktadır. Denizcilik Müsteşarlığı verilerine göre, toplam dış ticaretimizde Türk bayraklı gemilerin konteyner taşımalarımızdan aldıkları pay 1990 yılında yüzde 6.8 iken bu oran 1995'de yüzde 4.6'ya gerilemiştir. Türkiye'den dış dünyaya yönelik çok sayıda konteyner hattımız bulunmasına karşın bu hatlarda hep yabancı bayraklı gemilerin çalıştırılıyor olması acı bir gerçektir.
1995 yılında denizyolu ile yapılan toplam 85 milyon tonluk taşıma hacmi içinde, 65 milyon tonluk ithalatın yüzde 42.5'i, 20 milyon tonluk ihracatın ise yüzde 39.4'ü Türk bayraklı gemilerle
88 taşınmıştır. Bu rakamlardan, toplam dış ticaretimizin yüzde 58.2'sinin yabancı bayraklı gemilerle taşındığı açıkça görülmektedir. Stratejik coğrafi konumumuz bize kıtalar arasında yaşamsal önemde bir geçiş köprüsü rolünü bahşetmektedir. Türkiye üzerinden gerçekleştirilen transit taşımalar, geçmişte İran ve Ortadoğu ülkelerinin dış ticaret yükleri için sözkonusu iken, hızla değişmekte olan dünya konjonktürü içinde özellikle Orta Asya devletlerine ve Uzakdoğu'ya kadar büyüyen bir pazara yayılmaktadır. 1990 yılına kadar dış ticaret hacmimizin çok önemli bir bölümünü oluşturan transit taşımalar Körfez Krizi ve Irak ambargosu nedeniyle büyük bir düşüş göstermiştir, 1986 yılında toplam transit 43.3 milyon ton iken (ve bunun yüzde 3.8'i Türk bayraklı gemilerle taşınıyorken) 1995 yılında bu rakam 314 bin tona gerilemiştir. Bu miktarın da yüzde 42.8'i Türk gemileriyle taşınmıştır.
Gemi inşa sanayi, yeni gemi inşa, gemi onarımı, gemi sökümü ve yat inşası gibi alanlarda faaliyet gösteren yüksek potansiyele sahip bir sektördür. Türk deniz ticaret filosunun güç kaybetmemesi için sürekli yeni gemi yatırımlarının yapılması şarttır. Zira, yatırıma ayrılmayan her bedel navlun olarak diğer ülke gemilerine ödenmektedir. Uruguay Round anlaşması çerçevesinde ulusal tersanelerin uluslararası rekabet koşullarına göre faaliyet göstermesini, bu çerçevede sübvansiyonların kaldırılmasını öngören ilgili OECD sözleşmesine ülkemizin taraf olması kaçınılmaz hale gelmiştir. Halen altyapısı bile tamamlanmamış olan gemi inşa sanayimiz anlaşma imzalandığında her türlü doğrudan ve dolaylı destekten mahrum kalacaktır. İmzalanmaması halinde ise anlaşmaya taraf olan ülkelere taşıma hizmetinde bulunma imkanı ortadan kalkabilecektir. Bu durumda, 2000 yılı sonuna kadar anlaşmaya taraf olunması gerektiği varsayımıyla sektörün uluslararası rekabete hazır hale gelmesi için gereken adımlar vakit geçirmeksizin atılmalıdır.
Biyoteknolojide Sıçrama Gereği
Gezegenimizde yaşamın daha geniş imkanlarla devam etmesi, öyle görünüyor ki, biyoteknoloji alanındaki ilerlemelere sıkı sıkıya bağlı hale gelmektedir. Sağlık ve ilaç sanayinde sağlanan muazzam yeniliklerden sonra biyoteknoloji, şimdi tarım ve gıda sanayilerine yönelmiş durumdadır. Ayrıca, çevre korunmasında en önemli silahlardan birisi olarak da görülüyor.
89 1980'li yılların başında Avrupa çok bilinçli ve cesur bir karar alarak, teknoloji bakımından geride kalmış olduğu mikro-elektronik sektöründe ABD ve Japonya'yı yakalama hedefini benimsedi. Bu amaçla oluşturulan JESSI (Joint European Submicron Silicon Initiative) sayesinde ve uluslararası talebin de yükselmesiyle, Avrupa'nın mikro-elektronik sektörü, 1990'ların başına doğru dünya piyasasında güçlü bir rakip haline geldi; o zamandan beri de bu konumunu pekiştirmektedir. Şimdi, aynı süreç biyoteknoloji alanında da işlemektedir. Birkaç yıl öncesine kadar biyoteknoloji temelde bir Amerikan uğraşısı idi. Artık, Avrupa, özellikle de Almanya ve İngiltere, rekabet edebilir ürünler ve süreçler yaratma yeteneğine sahip bir biyoteknoloji sektörü geliştirmek için büyük bir gayret sarfetmektedirler.
Avrupa biyoteknoloji sektörü yılda yüzde 20 oranında büyümektedir.
90 Sektörün hızla büyümesinin en önemli sebebi, muazzam bir mali destek gelmesidir. 1995 yılında biyoteknoloji projelerine Alman kamu ve özel sektörlerinden toplam 1.14 milyar dolar akıtılmıştır. Bu para, Almanya'nın 32.3 milyar dolarlık toplam araştırma-geliştirme bütçesinin yüzde 3.5'ine eşittir. Türkiye, belki de bu kadar büyük paraları biyoteknoloji sektörüne aktarma imkanına bu aşamada sahip değil; ancak, en azından Avrupa'da yürütülmekte olan ortak çabalara konsorsiyum üyesi olarak katılmak için çaba sarfedebilir. Gelecek yarışında yer alıp almayacağımızı biyoteknolojide, özellikle de tarımsal biyoteknoloji alanında, bugünden başlayarak yetiştireceğimiz insangücü ve yatırımlarımızın belirleyeceğini akıldan çıkartmamalıyız. Gelecek yüzyılın temel gelişmelerini derinden etkileme potansiyeline sahip biyoteknolojinin tam ortasında yer almak, özellikle tarım potansiyelini daha da zenginleştirmek için biyoteknolojik yöntemleri kullanmayı hedeflemek ve şimdiden bu yöndeki politika kararlarını almak gerekli kaynakları tahsis etmek zorundayız.
13. Daha Uzun Yaşamanın Sırrı
Daniel Green, 29 Aralık 1996 günkü Financial Times'da yer alan "How to live longer" başlıklı makalesinde ileri sürdüğü "Bizler belki de ölecek olan son kuşağız" teziyle bilim çevrelerinde bomba etkisi yarattı. Moleküler biyolojistler, insanlar yaşlandığında ne olduğunu çözümlemeye başladılar. Hücre bölünmesi sırasında tedricen yıpranan kromozom uçlarını koruyan başlıklar ("telomeres") bir süre sonra tamamen yok oluyorlar, böylece hücre bölünmesi de duruyor. Bölünmeyen hücreler, öldüğünde, ikame edilmiyorlar. Yaşlıların yaraları daha yavaş iyileşiyor.
Bilim adamları, biyoteknoloji sayesi