 |
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
4. Bölüm
|
|
| |
|
|
| |
TÜRKİYE'DE YÜKSELMEKTE OLAN SEKTÖR
VE TEKNOLOJİLER
4.1. Genel
İş
dünyasında firmaların neyi, nerede ve nasıl satacaklarını, mal ve hizmetlerini
nasıl ve nerede üreteceklerini dikkatli bir stratejik planlama çerçevesinde
yapmaları başarılarının önkoşuludur. Bu tür firma stratejilerinden
esinlenerek ülkeler de önde gelen ekonomik sektörlerde küresel
çapta rekabet edebilmek için bir dizi ekonomik politikalar geliştirmektedirler.
Stratejik sanayi ve ticaret politikalarının, günümüz koşullarında
uygulanabilirliği ve kuramın ne ölçüde geçerli olduğu
üzerinde tartışmalar henüz durulmamıştır50;
buna karşın, bu tür politikaların siyasetçi ve karar alıcılar nezdinde
cazibelerini korumakta olduğu söylenebilir.
En basit
şekilde tanımlamak gerekirse, devletin doğrudan sanayi faaliyetini yönlendirmeye
dönük müdahalesi sanayi, dış ticareti yönlendirme çabası
da ticaret politikası olarak tanımlanabilir. Sanayi politikaları, ekonominin bir
alt kesimini hedeflediği için makroekonomik politikalardan ayrılmaktadır.
Vergi oranları, kamu açıkları ve faiz oranları gibi makroekonomik politikalar
genelde firmalar ya da sanayiler arasında herhangi bir ayrım yapmazken, AR-GE sübvansiyonları,
vergi destekleri, elverişli krediler ve kredi tahsisatları gibi sanayi politikaları
belli firma ya da sektörleri hedeflemektedir.
Bazı araştırmacılar,
stratejik ticaret ve sanayi politikalarının Japonya ve Doğu Asya ekonomilerinin
hızlı sanayileşmelerinin ardındaki kilit unsur olduğunu savunmaktadır.
Bu ülkelerde devlet kalkınmaya önderlik etmiştir; ancak bu, ekonominin
birçok sektörüne bilfiil girerek sürdürülen bir önderlikten
ziyade özel sektörün faaliyet sahasını genişletmek ve özel
sektörle birlikte ekonominin geleceğini yönlendirmek şeklinde
gerçekleşmiştir. Bu sistem sayesinde serbest piyasaların avantajları
olan adem-i merkeziyetçilik, rekabet, farklılaşma, yenilik gibi özellikler
devletin, üretici birimleri serbest piyasaların aşırı zikzaklarından korumak
ve yatırımları ulusal hedeflere doğru yönlendirmek için kullandığı
seçici korumacılık önlemleri ve teşviklerle birleşerek bir
sinerji, yani toplamın parçaların değerini aştığı bir
formülü, doğurmaktadır.
Stratejik
sektörlerin seçilerek bunların devlet teşvik ve kredileri yoluyla
güçlendirilmesi reçetesinin özellikle de halen yaşanmakta
olan Asya bunalımı gözönüne alınırsa, günümüzde ne
ölçüde isabetli olduğu ciddi şekilde sorgulanmaktadır.
Bu yaklaşımın karşısında yer alanlar, Doğu Asya mucizesini düşük
ücret ve enflasyon oranları, rakiplerin ürün ve işleme teknolojilerinin
çabuk kopyalanması, (düşük faiz ve yüksek yatırım oranlarını
mümkün kılan) yüksek ülke içi tasarruf oranları ve değeri
düşürülmüş döviz kurlarına bağlamaktadırlar.
Stratejik politikaların, devletin giderek küçültülmesi amacına
ters düşerek, kamu yönetimine gereğinden fazla yetki ve güç
verdiği, oysa devletin ancak piyasanın başarısız olduğu alanlarda
devreye girmesi gerektiği belirtilmektedir. Aksi takdirde özel baskı
gruplarının hükümetlerin müdahale etme arzusu kötüye kullanabilecekleri,
bu durumda da stratejik müdahaleler ile stratejik olmayanları ayırt etmenin
son derece güçleşeceği ve kaynakların yanlış tahsis
edilmesi riskinin artacağı savunulmaktadır. Bu tür müdahalelerin,
iyi niyetle yola çıkılması halinde bile, neticede geçmişin yavru
sanayi ve ithal ikamesi politikaları ile aynı akibete uğraması ihtimali her
zaman mevcuttur. Ülkeler arasında haksız rekabet yarattığı gerekçesi
ile bu tür müdahaleler sık sık uluslararası ticaret müzakerelerinde
ciddi ihtilaflar doğurmaktadır.
Dünya
ekonomisindeki temel talep eğilimlerini, yapısal değişiklikleri,
hedef pazarların gelecekteki muhtemel gereksinimlerini etraflıca tahlil etmeden masabaşı
senaryolarla bürokrat ya da özel baskı gruplarının tercihine uyacak şekilde
stratejik sektörler belirlemeye kalkışmak, kanımızca kaynak israfı ve
zaman kaybından başka bir işe yaramayacaktır. DTÖ, OECD ve Gümrük
Birliği yükümlülüklerimizi de dikkate alacak şekilde
devletin, ekonomimizde lokomotif işlev görmekte olan tekstil, otomobil
ve tarım sanayi gibi geleneksel sektörlerin yanısıra, 2010 yılına doğru
dünyada yükselme eğilimi gösteren ve ülkemizin de dünyada
rekabet gücüne sahip olabileceği düşünülen
turizm, savunma sanayi, taşımacılık ve bilgiye dayalı sektörler olmak
üzere firmalarımıza stratejik "yönlendirme" sağlayarak, bunların
Türkiye'nin dünya ekonomisinde öne çıkabileceği alanlar
olarak sivrilmesini teşvik etmesinin yeterli olacağını düşünüyoruz.
Devletin katkısı, istikrarlı bir makroekonomik çerçeve ve düzenlemenin
oluşturulması, yurtdışında gereken siyasi ve lojistik desteğin
sağlanması ve firmalara stratejik yön duygusunun verilmesi ile sınırlı
kalmalıdır. İzleyen sayfalarda, Türkiye özelinde teknolojik değişimin
ve uygun teknoloji seçiminin etkisi, yükselmekte olan bazı teknolojiler
üzerinde de durulmaktadır.
4.2. Stratejik
Sektörler Olmalı mı?
Dış
ticaret ve yatırım politikası tesbit edilirken, ülkenin bugünü ve
geleceğinde dünya ekonomisinde öne çıkabileceği sektörlerin,
teknolojik üstünlüklerin tesbiti, bunların nasıl teşvik edilebileceği,
kamu ve özel sektör yönetiminin iyileştirilmesi, rakip ülkelerin
stratejilerini etkisiz kılacak belli destek "kılıfları" geliştirilmesi gibi
unsurların yanısıra, ülkenin coğrafi konumu ve ulusal güvenlik hedefleri
de gözönünde bulundurulmaktadır. Firmaların güçleri ölçüsünde
hükümet nezdinde kulis yaparak kendi sektörlerini stratejik ilan ettirmeye
çalışmaları sadece başka bir sektörün daha yoğun
kulis faaliyeti ile önceliğin değişmesine kadar devam etmekte
ve ülke ekonomisinin ortak menfaatine hizmet edecek kalıcı bir stratejik yaklaşım
oluşturulmasını engellemektedir. Stratejik sektör ve teknolojilere destek,
çoğu zaman diğer ülkeler tarafından haksız rekabet avantajı
sağladığı şeklinde algılanmaktadır.51
Bu nedenle, uluslararası alanda hükümetler, stratejik sektör ve teknolojileri,
doğrudan araçlar yerine, ticaret bağlantılı önlemler, özel
AR-GE'ye destek ve spesifik sübvansiyonlar dahil sanayi ve teknoloji politikaları,
seçici satın alım politikaları, bölgesel destek önlemleri, vergi
politikaları ve teknik standartlar yoluyla desteklemeyi tercih etmektedirler.
Piyasa
koşullarına göre rekabet gücünü ispat edememiş yanlış
sektörler seçimi ileride onarılmaz yaralar açabileceğinden
Hükümetin, stratejik görülen sektörlerin yönlendirmesinde
mümkün olduğunca müdahaleci olmaktan kaçınması ve güçlü
sektör lobilerinin etkisi altında kalmayarak uzaktan stratejik yönlendirme
ile yetinmesi gerektiği savunulmaktadır.
Japonya
ve diğer Asya ülkelerinin 1960 sonrası dönemde gösterdikleri
ekonomik performansı sadece geleneksel serbest ticaretin bir zaferi şeklinde
izah etmek yanlış olacaktır. Bu ülkeler, politikalarını sanayiye elverişli
ekonomik ortamın yaratılması üzerine yoğunlaştırdılar. Enflasyonu
düşük düzeyde tutup, insan gücü eğitimine ve
becerinin iyileştirilmesine büyük yatırım yaptılar, tasarruf ve yatırımı
mükafatlandırıp lüks tüketimi caydırdılar. Modernleşme çabalarına
çok farklı zamanlarda başlamalarına karşın, çoğu
benzeri büyüme oranları gerçekleştirdiler. Doğu Asya
ekonomileri, 30 yıl önce dünya imalat sanayinin yüzde 9'unu üretirken,
bugün yüzde 21'ini imal eder konuma yükselirlerken52;
yoksulluk çizgisi altındaki nüfuslarını 1960'da yüzde 40'dan yüzde
5'in altına çekebilmişlerdir. Bu ülkelerin kültürleri,
tarihleri, siyasi sistemleri ve vergi politikaları aslında pek birbirine benzememektedir.
Bu ekonomiler, yurtiçi etkisine fazla önem vermeden sanayilerinin dünya
ekonomisinde rekabet gücünü arttıracak politikalara büyük
önem verdiler. Sözgelimi Japonya, yurtiçi firmalarından esirgediği
önemli vergi ve kredi kolaylıklarını ihracatçılarına cömertçe
tanırken, yurtdışı yatırım ve piyasalar için kaynak yaratmak amacıyla
gümrük duvarlarıyla koruduğu iç piyasadaki fiyat ve kâr
marjlarını yüksek tutmayı tercih etti.
Belli sektörler
belirleyip, onları desteklemeyi savunan sanayi politikalarının geçmişte
birçok ülkede geri teptiği biliniyor. Sözgelimi, Japon Uluslarararası
Ticaret ve Sanayi Bakanlığı (MITI)'nın seçtiği süper bilgisayar
ve ilaç sanayi gibi sektörler beklenilen sonucu sağlayamazken,
hızla yükselen elektronik ve otomobil sektörlerine başlangıçta
ya MITI tarafından karşı çıkılmış ya da bu sektörler devlet
desteğinden mahrum bırakılmışlardır. Desteklenecek sektör seçimi
giderek karmaşıklaşan ve hızla dönüşmekte olan dünya
ekonomisinde siyasi amaçlarla falcılık yapmaya benzemektedir. Ekonomik olaylar,
daha onların ortaya çıkışı bile farkedilmeden çok önce süratle
gelişmektedir. Bugünün cazip sektörleri çok geçmeden
teknolojik ilerlemeler nedeniyle geri plana itilebiliyor. Sözgelimi, biyoteknoloji
ve yazılımın "kazanan" sektörler olacağını yakın zaman öncesine
kadar tahmin edenlerin sayısı pek fazla değildi.
Himayeci
politikaların gerçekte sanayileri koruyamadığı da, son 40 yıllık deneyimin
bizlere öğrettiği başka bir derstir. Er ya da geç
sanayiler dünya rekabeti ile karşı karşıya geleceklerdir. Örneğin,
az korunan Amerikan tarım ürünleri soya fasulyesi, meyva, biftek ve tavuk,
tarih boyunca dünya piyasalarında aşırı korunmakta olan mısır, buğday
ve pamuk gibi geleneksel ürünlerden daha fazla şansa sahip olmuşlardır.
Ekonomik bakımdan havacılık-uzay, bilgisayar, yarı-iletkenler, otomobil, vb sanayilere
verilen hükümet desteği küresel ekonomide en fazla ihtilaf
doğuran konuların arasındadır. Teknolojik yeteneğin rekabet üstünlüğünü
belirlemede tayin edici bir faktör olduğu günümüzün
karşılıklı bağımlı dünyasında, birçok hükümet
kendi stratejik sanayilerinin ileri teknolojiler geliştirmesine destek sağlamayı
temel politika olarak benimsemiştir. Rakip ülkelerce haksız üstünlük
sağladığı gerekçesiyle kıyasıya eleştirilen bu politikalar,
uluslararası ekonomik ilişkilerde ana gerilim kaynağı olmaya devam edecek
gibi görünmektedir.
Stratejik
sanayilerin ortak özellikleri arasında şunlar sayılabilir:
• Stratejik Belirsizlik: Tek
bir "doğru" strateji yoktur. Farklı firmalar ürün/pazar konumlandırma,
pazarlama, satış sonrası servis ve farklı ürün konfigürasyonu
ya da üretim teknolojileri konularında farklı yaklaşımlar denemektedirler.
Rakiplerin ve müşterilerin özellikleri ve yükseliş aşamasındaki
sanayi koşulları hakkında firmaların yeterli bilgisi olmamaktadır.
• Yüksek Başlangıç
Maliyetleri: Nisbeten küçük üretim hacmi ve pazara yeni giriş
genellikle maliyetlerin artmasına sebep olmaktadır. Özellikle, başlangıçta
teknoloji daha emek yoğundur. Öğrenme süreci tamamlanırken
maliyet düşüşleri hızlanmaktadır.
• Teknoloji Belirsizliği:
Hangi ürün konfigürasyonu sonuçta en iyi sonucu verecektir?
Hangi teknoloji en uygun ve en verimli olanıdır?
• Sübvansiyon: Birçok
yükselmekte olan sanayide, özellikle de tamamen yeni bir teknoloji getiren
ya da toplumsal hedeflere hizmet edenlerde, piyasaya ilk giriş yapan firmalara
sübvansiyon vermek gerekebilir. Sübvansiyonlar, genellikle kolaylıkla geri
alınabilen ya da değiştirilebilen siyasi tercihlere bağımlı olduğundan
sanayi için istikrarsızlık kaynağı da olabilir.
Hangi sanayilere
girileceğine dair seçim, uzun vadeli tahminlerin sonucuna da bağlıdır.
Çoğu zaman firmalar yükselmekte olan sanayilere, ya bunlar çok
hızlı büyüdüklerinden, ya halen faaliyette bulunanlar iyi kâr
elde ettiklerinden, ya da nihai sanayi büyüklüğünün
daha da genişleyeceğine inandıklarından girerler. Küresel boyuttaki
sanayilerde rekabet, uluslararası siyasi koşullardan daha çok etkilenmektedir.
Hükümetlerin
sanayi politikası, şirketlerin amaçlarını biçimlendirmekte, AR-GE
fonları sağlamakta ve küresel rekabette onların konumlarını etkileyebilmektedir.
Yatırımcının hükümeti, dünya piyasalarında kendi firmasına üstünlük
kazandırmak için müzakere aşamasında yardım edebilir (ağır
sanayi, inşaat ve uçak yapımı), bankalar aracılığıyla satışlarının
finansmanına yardımcı olabilir (tarım ürünleri, savunma sanayi, gemi yapımı),
ya da firma menfaatlerini ilerletmek için siyasi etkisini kullanma yönünü
seçebilir. Genellikle siyasi mülahazalarla rekabet çarpıtıldığından
küresel bir sanayide rakip firmaların uluslararası ve iç siyasi koşullar
hakkında yüksek derecede bilgi sahibi olması gerekmektedir.54
Gelişmiş
ve yeni gelişmekte olan ülkeler arasındaki ekonomik farklılıklar gelir,
faktör maliyeti, enerji maliyeti, pazarlama uygulamaları, ve dağıtım
kanalları gibi alanlarda giderek azalmaktadır. Bunun bir nedeni de, çokuluslu
firmaların tekniklerini dünyanın dört bir tarafına yaymadaki saldırgan
politikalarıdır.
Japonya,
Kore, Singapur ve Almanya gibi ülkeler belli sektörleri canlandırmak için
aktif tavır almakta, böylece devletten daha az destek alan sektörlerden
vazgeçilmesi gündeme gelmektedir. Bu ülkelerdeki firmalar, yeni
piyasalara girişi sağlayacak büyük üretim merkezleri
inşası ve "upfront" yatırımlar gibi, sanayilerini küresel statüye
yükseltecek cesur girişimler için devletten destek almaktadırlar.
Bu durumda, hükümet desteğinden yoksun sektörler, firmalar
yok olmaya yüz tutarken, küresel sanayilerde kalan firmalar farklı davranabilmektedirler.
Hükümetler, kendi ülkelerine özgü kaynak ve varlıkların
farkında olduklarından bunların yaratabileceği ekonomik yararları azamileştirmeye
özen göstermektedirler.
Küresel
rekabette Çin, Rusya ve Hindistan'ın da geleceğin önemli pazarları
olarak sivrilmesi, beraberinde, bir dizi yansımalar doğurmaktadır. İlkin,
Çin ve Rusya, şayet kendi pazarlarına Batılı firmaların girişini
bir süre daha denetleyebilirlerse, bu ülkelerin firmaları önemli küresel
güçler haline gelebilirler. Nitekim Çin son birkaç yıl
içinde yurtdışına 20 milyar doların üzerinde sermaye yatırmıştır.
İkincisi, bu ülkelerden birisinin ya da her ikisinin pazarlarına girişi
kazanmak bunu başaran firmalara ölçek ekonomisi nedeniyle önemli
stratejik avantajlar kazandıracaktır. Son 15-20 yıllık dönemin diğer
bir olgusu, geleneksel olarak ucuz emek ve/veya doğal kaynak avantajına dayalı
olarak (tekstil, hafif imalat sanayi gibi alanlarda) rekabet eden yeni sanayileşmekte
olan ülkelerin, gemi inşa, elektronik, çelik ve fiber imalatına,
hatta otomobil gibi sermaye-yoğun sanayilere kayarak, bu sektörlerde
rekabet gücü kazanmaları dünya ekonomisinde önemli bir etki yaratmaktadır.
Büyük çaplı tesislere sermaye yatırımı yapan bu ülkeler, en
son teknolojiyi ya da lisansını satın almada, yüksek riskler üstlenmede
artan ölçüde saldırgan hareket etmektedirler.
Yine Japon
örneğine dönecek olursak, yalnızca ekonomi politikasının tek başına
kalkınmayı garantileyemeyeceği görülmüştür. Japon
sanayi politikasının sonuç vermesi, öncelikle firmalar arasındaki rekabete
(ülke içi ve dışında birbirleriyle rekabet içinde olan beş
büyük çelik firması, onbir otomobil firması ve altı bilgisayar üreticisi
vardır. Aynı durum, ticari bankalar ve sigorta şirketleri dahil bütün
sektörler için de geçerlidir), işçi-işveren
ilişkilerine (şirket-sendika sistemi, işçiler ile işverenlerin
aynı gemide olduklarının bilincindedir), özel işletmelerin üretkenliğini
artırma çabalarına (firmalar, yönetim tekniklerini, endüstriyel
mühendislik ve kalite kontrol gibi teknikleri uygulamaya istekli), eğitim
sisteminin yeni teknolojiler yaratılmasına elverişli hale getirilmesine ve
geniş bir iç pazar avantajına dayanmaktadır. Japon deneyimi de göstermiştir
ki, hedeflere ulaşmak için iş dünyası ile yetkili hükümet
organları arasında sıkı ve yoğun bir işbirliği gereklidir. Japon
örneğinde, sanayi politikasında başarının kilit faktörünün
planlamadan uygulama aşamasına kadar bütün süreçten sorumlu
belli bir hükümet organının bulunması ve tüm ilgili oyuncularla etkin
bir eşgüdüm sağlanması olduğu belirtilmektedir.
10. Rekabet Gücü Nasıl Arttırılır?
Dünyadaki
Türkiye dahil 46 ülkeyi rekabet gücüne göre her yıl tasnife
tabi tutan İsviçre'deki "International Institute for Management Development
(IMD)"in yöneticisi Prof. Stéphane Garelli, ihracatı teşvik eden,
uluslararası firmalar için eşit düzeyde imkanlar sunan, işgücünün
temel ve süregiden eğitimini güçlendiren ve teknolojik değişimi
benimseyen ülkelerin rekabet yarışında ön plana fırlayacaklarını
belirtmektedir.
Prof. Garelli,
iş dünyasının uluslararasılaştırılmasını destekleyecek kurumlar
olması gerektiğini, uluslararası piyasaları reddeden ülkelerin ekonomik
bakımdan başarısızlığa mahkum olduklarını, Japonya, Almanya, Tayvan
ve Hong Kong gibi ülkelerin buna en iyi örneği teşkil ettiklerini
belirtmektedir. İkinci koşul, ülke içindeki politikaların dış
dünya bakımından cazip hale getirilmesidir. Yabancı yatırım ve uluslararası
firmalarla ortak yatırım konularındaki mevzuat ve fikri mülkiyet haklarının
korunması çok önemlidir. Bu, sadece ekonomik kalkınmayı ateşlemekle
kalmaz, aynı zamanda işgücünün yeteneklerini ve ülke ekonomisinin
teknoloji kullanım kapasitesini geliştirir. Üçüncü koşul,
hükümetin altyapı yatırımlarını kolaylaştıracak olan özel tasarrufları
teşvik etmesidir. Singapur gibi ülkelerde tasarrufu zorunlu kılan programlar
vardır. Tasarrufa dönük olumlu tutumları teşvik etmek de aynı ölçüde
önemlidir; aksi taktirde, ülke büyük bir dış borç
üzerinde oturmak zorunda kalacaktır.
Önemli
bir diğer koşul ise, ilk ve orta öğrenime büyük
yatırım yapılmasıdır. Asya ile Latin Amerika arasında son 40 yıldır gözlenen
en önemli fark, Latin Amerika'da eğitime ayrılan paranın çoğu
elit tabaka için üniversite eğitimine giderken, Asya'da paraların
yönetim hiyerarşisinin orta tabakasını ve girişimcilerin çekirdeğini
oluşturacak olan ilk ve orta okul öğrencilerine kanalize edilmesidir.
Beşinci koşul, yükselmekte olan bir ekonominin, başta telekomünikasyon
ve ekonominin bilgisayarlaştırılması olmak üzere, yeni teknoloji altyapısını
kurması ve süratle, onu kullanmasını öğrenmesidir. Bu, diğer
ülkeleri süratle yakalamanın tek yoludur. Teknolojiye yapılan bu tür
yatırımlar sadece zenginler için değil, yoksul kitleler için
de önemlidir. Son olarak, başarılı ülkeler, öngörülebilir
ve istikrarlı toplumsal iş barışını kuran ve iş dünyasının
görüşlerini de dikkate alan ülkelerdir. Rekabet gücünü
geliştiren ülkeler artık sadece pazar olarak kalmamakta gelişmiş
ülkelerin en korkulu rakipleri haline de gelmektedirler.
Başarı,
bir ülkenin kaynakları, tarihi ve kültürü ile de bağlantılı
olduğundan dünyanın her yerinde uygulanabilecek tek bir rekabet gücünü
artırıcı model olduğuna inanmıyoruz. Sözgelimi, tarihi ve sosyal sistemi,
bireylerin kendi başlarının çaresine baktıkları öncü bir toplum
yapısına sahip olduğu için ABD radikal şekilde yeniden yapılanmayı
gerçekleştirebilir. Öte yandan Avrupa'da devletin son çare
olarak başvurulan bir güvenlik sübabı olma geleneği uzun süredir
vardır. Rusya gibi yeni yükselen piyasa ekonomilerinde birçok insan piyasa
ekonomisinin hiç bir düzenleme ve mevzuat olmayacağı anlamına
geldiğini sanmaktadır. Bu, yanlıştır. Asya bunalımının gösterdiği
gibi, güven, fiyat, satın alım ve diğer kilit unsurların şeffaflığını
sağlamak için piyasa ekonomilerinde devletin düzenleyici ve denetleyici
rolüne her zaman ihtiyaç vardır. Neticede, bir ülkenin rekabet gücünün
münferit politikalarla değil, ancak topyekün bir ulusal çaba
ile arttırılıp güçlendirilebileceğini düşünüyoruz. |
Dünyamızı
bilgiye dayalı bir küresel ekonomiye doğru sürükleyen güçler
arasında, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin artmakta olan rolü,
hizmetler sektörüne süregiden yöneliş ve pazarların ve
toplumların küreselleşmesi sayılabilir. Bunlar, yapısal değişikliği
zorlayan belli sanayilerin rekabet gücü ve verimlilik performansları ile
talep oynamalarını birleştiren, böylece de belli sektörlerin yükselmesi
ya da gözden düşmesi sonucunu doğuran uzun dönemli eğilimlerdir.
Ülkeler farklı ekonomik yapılar ve karşılaştırmalı üstünlüklere
sahip olduklarından herhangi bir sektörün belli bir ülke için
yükselen mi, yoksa düşmekte olan mı bir sektör olduğu
yargısına varmak imkansızdır.
Günümüzde
geleneksel bilgiye dayalı sektörler - bilgisayarlar, uçak sanayi, ilaç
sanayi ve iletişim teçhizatı gibi - toplam GSMH'nın sadece küçük
bir yüzdesini oluşturmaktadırlar. Enformasyon ve iletişim teknolojileri
bağlantılı hizmetleri dahil etmek suretiyle bilgiye dayalı sanayilerin toplam
iş katma değerindeki payı birkaç puan daha yükseltilebilir.
Bu sanayilerin yükselmesine ana katkı, enformasyon teknolojilerinin en yoğun
kullanıcıları olan finans, sigorta ve iş hizmetleri tarafından yapılmaktadır.
OECD ekonomilerinin
hizmetler sektörüne yönelişleri bu gelişmelerin altında
yatan en önemli faktördür. İstihdam yaratımı bakımından en hızlı büyüyen
sektörler finans, sigorta, emlak, iş hizmetleri ve sosyal hizmetlerdir.
Elektrik, doğalgaz, su, inşaat, ulaşım ve iletişim hizmetleri
genelde ya istikrarlı düzeyde kaldılar, ya da düşüş kaydettiler.
İmalat sanayiinin ekonomideki payı düşmeye devam etmektedir. Uçak
ve havacılık, bilgisayar, elektronik ve eczacılık gibi yüksek teknolojileri
kullanan imalat sanayiileri ekonomideki paylarını korumayı başarırlarken, orta
ve düşük teknolojiye dayanan kimyasallar, gıda ürünleri
ve tekstil gibi sektörler son on yıl zarfında gözle görülür
gerilemeler kaydetmişlerdir.55
OECD incelemelerine
göre, ülkeden ülkeye farklılıklar olmasına karşın, bazı sektörlerin
güçlü büyüme potansiyeli bulunmaktadır:
• Enformasyon teknolojileri
için dünya pazarı 1987 ile 1995 yılları arasında iki kattan fazla büyümüştür.
Bu büyüme özellikle bilgisayar yazılım ve destek hizmetleri sektörlerinde
gözlenmiştir. Teknolojik yeniliklerin ardı arkası kesilmediği için
enformasyon teknolojileri sektörünün önümüzdeki dönemde
küresel ekonominin çok dinamik bir unsuru olacağı söylenebilir.
• Sağlık hizmetleri
piyasasının süratli genişleme göstereceğine kesin gözüyle
bakılmaktadır. OECD ülkelerindeki nüfusun yaşlanması ve insanlar
arasındaki sağlık bilinci artışı, bir yandan sağlık hizmetlerine
talebi artırırken, diğer yandan da biyoteknoloji ve diğer sağlık
ile ilgili teknolojilerdeki ilerlemeler bir dizi yeni tedavi yöntemlerini puyasaya
sunmaktadır.
• Çevre dostu mal ve
hizmetler, büyümenin hızlanması beklenilen başka bir pazardır. Halen,
nisbeten küçük olmakla birlikte bu pazar tarım, imalat sanayii enerji,
inşaat, ulaşım ve hizmetler gibi birkaç ekonomik sektörü
birbiri ile bağlamaktadır. Çevre bilinci arttıkça, daha iyi
yaşam kalitesine talep de yükselmektedir. Küresel ısınma gibi çevre
sorunlarını çözümleme çabaları çevre dostu mal ve
hizmetlere olan talebi süratle artıracaktır.
• İmalat ve hizmet sektörlerinde
rekabet kızışacağı için firmalar maliyetleri düşürme
ve etkinliği artırma yolları araştırılmaktadır. Belli hizmetlerin (bilgisayar
destek, reklam, temizlik, muhasebe ve denetim gibi) firma dışından yaptırılması
ihtisas iş hizmetleri sektörünün yükselmesine neden olacaktır.56
Önümüzdeki
yıllarda süregiden küreselleşme, yabancı doğrudan yatırım
ve deregülasyonun artışı ekonominin birçok sektöründe
rekabeti şiddetlendirecek ve enerji, ulaşım, iletişim ve dağıtım
gibi yakın zamanlara kadar nisbeten korunmuş olan sektörleri daha doğrudan
etkileyecektir. Özellikle katı ekonomik yapıya sahip ülkelerde kaçınılmaz
uyum geçiş sorunlarına yol açabilir. Sanayi başka şekillerde
de değişebilir. Enformasyon ve ileri imalat sanayii teknolojileri dahil
birçok alandaki teknolojik ilerleme, tüketici talep değişikliklerinin
de etkisiyle kalitede iyileşmelerin yolunu açacaktır. Firmalar daha
esnek olmak zorunda kalacaklar; bunun için de temel yeniden yapılanmadan geçmeleri
gerekebilecektir. Değişikliklere büyük firmalardan, daha süratle
ve daha kolaylıkla yanıt verebildiklerinden, belli sektörde küçük
firmaların rekabet gücü daha yüksek olacaktır.
Ülkemiz
1980'li yılların başından itibaren sanayide tam olarak teknolojik ve yapısal
bir gelişmeye dayanmayan bir ihracat hamlesini başlatmış ve önemli
yol katetmiştir. Çeşitli sektörlerde yakaladığı rekabet
gücünü sürdürebilmesi ise dünyadaki sektörel yeniden
yapılanma sürecine uyum sağlaması ile mümkün olabilecektir.57 Birçok sanayi bu konuda cesaret verici adımlar atmıştır.
Yeni mikro-elektronik teknolojileri ve yeni yönetim/organizasyon teknikleri
sanayicilerimizin gündemine girmekle birlikte, bunların henüz yeterince
yaygınlık ve sürat kazandığını söylemek güçtür.
"2010 Vizyonu"nda, her sektörde atılım yaparak kısıtlı kaynakları dağıtmak
yerine, ülkemizin karşılaştırmalı üstünlüğü
bulunan ve dünyadaki geleceğe dönük eğilimlerin de doğrulamakta
olduğu sektörlerin öne çıkarılması gerektiğine inanıyoruz.
4.3. Yükselmekte
Olan Sektörler, Teknoloji Seçimi ve Türkiye
63 milyonluk
nüfusu ve satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında
300 milyar doların üzerinde GSMH büyüklüğü ile Türkiye
dünyanın önde gelen pazarlarından birisidir. 2000 yılına kadar ithalatının
her yıl yüzde 15 oranında artarak, 60 milyar dolara çıkması öngörülüyor.
Türkiye'ye yapılacak ihracatın sadece ABD'de 200,000 kişiye iş imkanı
yaratmakta olduğu hesaplanmaktadır.58 Amerikan Ticaret Bakanlığı'nın
yaptığı kestirimlere göre, Türkiye'deki yükselmekte olan ve
Amerikan firmalarına cazip ticaret ve yatırım olanakları sunan sektörler şunlardır:
altyapı projeleri, enerji, havacılık-uzay, enformasyon teknolojisi (telekomünikasyon
teçhizat ve hizmetleri), ulaşım (motorlu araçlar ve parçalar)
ve çevre teknolojisi.
Türkiye,
dünya toplumu ile bütünleşmek ve küreselleşme sürecinin
nimetlerinden yararlanmak istiyorsa, dünya sanayindeki gidişata uygun
şekilde politikalarını şekillendirmek zorundadır. Bugünkü anlamda
sanayi politikaları, daha önce değindiğimiz üzere, bundan
20-30 yıl önce olduğu gibi, artık devletlerin elinde olan, onların planlayıp
programladığı, uyguladığı ya da politikalarla yönlendirdiği
kararlar demeti olarak değil de, şirketlerin kendi dinamikleri içinde
dünya rekabet şartlarına hazırlanmaları, bu şartların gerekleri
olan üretim teknikleriyle, pazar için rekabetleriyle ortaya çıkacak
politikalar demeti olarak görülmelidir. Devletlerin en önemli rolü,
artık sanayileşme sürecinin en kritik unsuru olan ve en geniş tanımıyla
altyapı diyebileceğimiz teknoloji ve bilgi üretimi ve eğitimde
düğümlenmektedir. Teknoloji üretimi, esasen şirketlerin
elindedir; ama bizim gibi nisbeten az gelişmiş ülkelerde, mal ve
hizmetlerin üretiminden ziyade, teknoloji ve bilgi üretiminin desteklenmesi
ve yönlendirilmesi için bir takım yatırım politikaları uygulanması gerekli
ve zorunludur. Kısacası, artık devletin sanayi politikaları teknoloji üretimin
kolaylaştırılması, bunun altyapısının ve eğitimin desteklenmesi şeklinde
algılanmaktadır. Devlet, dünya çapında rekabete katılabilecek (böylece
kendi ekonomisi için istihdam yaratımı dahil yatay bağlantılar kurabilecek)
şirketleri yaratmada teşvik edici ya da öncü rol üstlenebilmektedir.
Türkiye
Teknoloji Geliştirme Vakfı'nın Sanayi Bakanlığı için hazırladığı
"1995-2005 Sanayi Stratejisi"59 araştırmasında,
ülke gelişmesinde önemli rol oynayan temel ve alt sektörler
incelenirken, bu sektörlerin toplam istihdam, ihracat, katma değer ve
satış hasılatındaki ağırlıklarını hesaba katan bileşik bir endeks
oluşturulmuştur. Bu endekse göre, ülkemizdeki sektörler
arasında 168 puan ile ilk sırada tekstil ve hazır giyim yer almaktadır. İkinci sıradaki
gıda ve içki sanayi (121) tekstilden ancak 60 puan sonra geliyor. İzleyen
sıralarda kimya (54), demir-çelik (52), toprak ürünleri (39), taşıma
araçları (34), elektrik makineleri (31), makina imalat (28), petrol ürünleri
(26), metal eşya (21), kağıt ve basım (17), plastik ve kauçuk
(16), demir dışı metal (13) ve kereste/mobilya (8) yer alıyor. Bu araştırmada,
ilk beş sırada yer alan tekstil, gıda, kimya, demir-çelik ve toprak
ürünleri sektörleri ekonomimizde belirleyici özelliğe
sahiptirler. Toplam ihracatımızda yüzde 83, istihdamda ise yüzde 66 payları
bulunmaktadır. Bu sektörlerden herhangi birisindeki büyük çaplı
bir bunalım önemli sosyo-ekonomik etkilere yol açabileceğinden
bu sektörlere özel bir önem atfedilmektedir.
Stratejik
konumlarına karşın bu ilk beş sektör ülke ekonomisine sürekli
istihdam yaratmada başarı sağlayamamıştır; bunların AR-GE faaliyetleri
de dünya pazarlarında rekabet üstünlüğü kazanabilme
açısından umut verici değildir; dahası, bu sektörlerde gelecek
için köklü bir yeniden yapılanma ve yeni teknolojilerin kullanımı
gerçekleştirilmediği takdirde umut verici işaretler de
göze çarpmamaktadır. Sözgelimi tekstil, tek başına taşıma
araçları ile demir dışı metal sektörleri arasında kalan sekiz sektörün
toplamına eşit bir ağırlığa sahiptir. Bu nedenle, tekstil sektöründe
meydana gelecek bir dalgalanmanın ülke ekonomisini sarsacak ciddi olumsuz yansımalar
doğurması beklenebilir. Bu bölümde, yükselen ya da ülkemizin
doğal üstünlüğü bulunan sektörler kısaca ele
alınmakta ve potansiyel hakkında kaba çizgilerle fikir verilmektedir.
Kritik Altyapı Yatırımlarının
Tamamlanması
Türkiye'nin
"bölgesel güç" konumunu muhafaza etmesi ve 2010 hedeflerine ulaşmasında
"olmazsa olmaz" koşulların başında sağlam bir altyapının oluşturulması
gelmektedir. Kritik altyapı sektörleri arasında telekomünikasyon, enerji
sistemleri, bankacılık ve finansman, havaalanları, yollar ve limanlar sayılabilir.
Büyük çaplı altyapı projelerini ve teknoloji devriminin gerekli
kıldığı geleceğe dönük AR-GE faaliyetlerini özel sektörün
tek başına gerçekleştirmesinin güçlüğü
ortadadır. Öte yandan, ikili ve çok taraflı resmi kalkınma yardımları
- diğer gelişmiş ülkelerin kendilerine rakip yaratmama kaygısı
nedeniyle - giderek bu tür yatırımlardan uzak tutulmakta, yabancı doğrudan
yatırımlar da genellikle getiri oranı yüksek ve devlet garantisi taşıyan
ticari sahalara yönelmeyi tercih etmektedir. Dolayısıyla, ülkemizdeki altyapı
seferberliğini kimin, hangi kaynaklarla, hangi spesifik sahalarda ve hangi
gelecek stratejisine hizmet edecek şekilde gerçekleştirileceğine
inandırıcı yanıtlar aranması, ayrıca devletin fiziki altyapı yatırımlarında yerli/yabancı
önünü açacak bir rol üstlenmesi zorunlu görülmektedir.
Altyapısı,
yurtiçi ve dışı ekonomik hedeflerine uygun şekilde oluşturulmamış
ya da bu alanda ciddi girişimler başlatmamış bir ülkenin uzun
vadeli stratejik hedefleri belirlemesi mümkün değildir.
Şayet
uluslararası geçiş yolları üzerindeki elverişli coğrafi
konumumuzu ekonomik menfaatlerle birleştirmek istiyorsak bunun ön koşulu
böyle bir rolün zorunlu kıldığı altyapı yatırımlarının gecikmeden
tamamlanmasıdır. Altyapının önemi, Doğu Asya ekonomilerindeki bu alana
kanalize edilen milyarlarca dolarlık yatırım fonlarına bakılarak da görülebilir.
Neticede,
Türkiye'nin 21nci yüzyılı hedefleyen iç ve dış ekonomik atılımlarını
gerçekleştirmesi yeterli altyapının zamanında inşasına ve etkin
şekilde işletilmesine bağlıdır. Sınırlı kaynaklar, en fazla ihtiyaç
duyulan ve getirisi yüksek olabilecek altyapı projelerine kanalize edilmeli,
çok uzun yıllara yaymadan bu projelerin mümkün olan en kısa zamanda
tamamlanmasına çalışılmalıdır. Rekabetin kızıştığı küresel
ekonomide ülkeler kendilerine rakip teşkil edebilecek diğer ülkelerin
altyapı yatırımlarına teknik ya da mali katkı sağlamada isteksiz davranmaktadır.
Sınırlı çok taraflı ve ikili kalkınma yardımları hariç tutulacak olursa,
ülkeler altyapı yatırımlarını ya getirisi yüksek proje şeklinde uluslararası
özel sermayeye açacaklar ya da kendi iç tasarrufları ile ya da
ortak yatırımlar yoluyla finanse edeceklerdir. Ülke içindeki enerji,
ulaşım, iletişim ve liman projelerini gerçekleştirirken
bunların çevremizdeki ülkelere bağlanması imkanları da özellikle
gözönünde bulundurulmalıdır.
11. Altyapı Yatırımlarında Çarpıcı Örnekler
Uluslararası
ekonomik sistemde altyapının önemini en iyi kavrayan ve bunun önemli sonuçlarından
faydalanan olan ülkelerin başında Doğu Asya'nın kaplan ekonomileri
gelmektedir. Çoğu yetersiz ya da hiç mevcut olmayan altyapılarla
yaşamak zorundaki Asyalı komşuları ile karşılaştırıldığında
Kore bu alanda ideal bir örnek teşkil etmektedir. 1996 yılı sonunda OECD
üyesi olarak aralarına katıldığı gelişmiş ülkelerin
karayolları, limanları, demiryolları ve havaalanları ile kıyaslandığında ise,
Kore'nin altyapısının hala yetersiz kaldığı gözleniyor. Her bir araba
için de 10 metrelik asfalt yol açılmışken, bu mesafe Japonya'da
18 metredir. Pusan limanındaki bir konteyner yükleyicisinin bir saatte yükleyip
boşalttığı yük Kaliforniya Long Beach'tekinin yarısı kadar bile
değildir; Hong Kong'dakinin ise üçte ikisinden daha azdır.
Kore Hükümeti'nin
tahminlerine göre, ulaştırma ve diğer lojistik tesislerdeki tıkanmaların
ülke sanayiine maliyeti yıllık 11 milyar doların üzerindedir. 1988 ila
1994 yılları arasında ülke GSMH'si yüzde 150 oranında genişlerken
aynı dönemde Kore firmalarının nakliye, depolama ve paketleme maliyetleri tam
yüzde 250 artmıştır. Nakliye masrafları halihazırda GSMH'sının yüzde
15'ine eşit durumdadır. Aynı oran, ABD için yüzde 10.5, Japonya
için ise sadece yüzde 8.3'dür. Ulaşımdaki tıkanıklığın
ve yüksek maliyetin devamının Kore'nin uluslararası rekabet gücünü
olumsuz yönde etkilediğini gören hükümet, önümüzdeki
15 yıl boyunca ülkenin demir ve karayollarını, liman ve havaalanlarını iyileştirmeyi
ve genişletmeyi öngören iddialı bir plan geliştirmiştir.
Buna göre, ülkenin tüm önemli kentleri birbirinden en fazla yarım
günlük mesafede olacaktır. Koreli gemiciler Asya'daki herhangi bir limana
mallarını 12 saat içinde taşıyabileceklerdir. Şayet başarıya
ulaşırsa, bu plan Kore'yi Kuzeydoğu Asya'nın en önemli ulaşım
merkezi haline getirecektir.
Hükümetin
altyapı planları, nakliye masraflarının GSMH içindeki payını 2003 yılına kadar
yüzde 11'e düşürmeyi öngörmektedir. Kuzeydoğu
Asya'nın deniz taşımacılığını ele geçirmek için Pusan
limanında ve yanıbaşındaki Kwangyang Körfez'inde yeni terminal tesisleri
inşa ediliyor. Amaç, Çin ve Japon kargo taşımacılığından
daha fazla pay almaktır. Mevcut limanın genişletilmesi için 5 milyar
dolar harcanması, Kwangyang Körfezindeki konteyner limanının ise 2006 yılına
kadar tamamlanması öngörülüyor. Seul ile Susan arasında 430 km'lik
yolu iki saatte katedecek hızlı tren projesi 13.5 milyar dolara mal olacaktır. 2011
yılına kadar ülke çapında 10.5 milyar dolarlık sekiz yeni demiryolu daha
inşası planlanıyor. Ayrıca, 26 milyar dolarlık 18 otoyolu inşası da altyapı
planları arasında yer alıyor. Tüm bu büyük altyapı tasarımlarının
toplam maliyeti önümüzdeki beş yıl için 100 milyar dolar
civarındadır. Tabii, bu rakamın altından ne hükümetin ne de özel sektörün
tek başına kalkması mümkündür. Bu nedenledir ki, Kore inşaat
piyasasına yabancı firmaların ve finansmanın girmesine ilk defa müsaade edilmektedir.
Asya krizi, tüm bu projelere ciddi sekte vurmuştur.
Komşumuz
Yunanistan da, AB'nin yapısal fonları ve özel finansman paketlerinden yararlanarak,
bir dizi büyük çaplı altyapı projesi için düğmeye
basmış durumdadır. Yeni Atina Havaalanı, Adriyatik'i İstanbul'a bağlayacak
Egnatia karayolu ve Korint Körfezi boyunca inşa edilecek Rion-Antirrion
Köprüsü gibi projeler60 Yunanistan'a daha fazla
uluslararası yatırım çekerek, bu ülkeyi Karadeniz ile Batı Avrupa arasındaki
ticaretin merkezi haline getirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, Yunan Hükümeti
mevcut altyapının iyıleştirilmesi için 12 milyar ECU'luk başka
bir programı da uygulamaya sokmayı öngörmektedir.
Benzeri
büyüklükler, Malezya'nın 2020 Planı incelediğinde de görülebilir.
Tüm altyapı yatırımlarının temel amacı, ülkenin uluslararası rekabet gücünün
yükseltilmesidir. Malezya'nın karizmatik Başbakanı Mahathir bin Mohamed,
önümüzdeki on yılda ülkeyi dünya ekonomisinde birinci lige
çıkarabilmek için 100 milyar dolarlık altyapı yatırımları planlandığını
açıklamıştır. Malezya'yı Asya-Pasifik bölgesinin üretim merkezi
haline getirme hedefini gerçekleştirmek için sanayi üretiminin
2000 yılına kadar yıllık yüzde 10.7, 2001-2005 yılları arasında ise yüzde
8,3 oranında arttırılması öngörülüyor. Mevcut bunalım ortamında
bu hedeflere ulaşılması gerçekçi görülmemektedir. |
Tekstil, Türkiye'yi
Önümüzdeki Yüzyıla Taşıyabilir mi?
Ülkemizin
en büyük imalat sanayi ve ihracat sektörü olan tekstilin, AB
ile Gümrük Birliği'nden sonra, kendisinden beklenilen performansı
şimdilik gösteremediği söylenebilir. Belli kesimlerde tekstilin
geleceği ve ülke ekonomisi üzerindeki olumsuz yansımaları üzerine
karamsar görüşler ortaya atılmaktadır. Üreticiler, Gümrük
Birliği ile bağlantılı olarak Asya'dan gelen ucuz girdiler üzerine
konan kısıtlamalar, hükümet teşviklerinin kaldırılması gibi yeni
maliyetlerin 1996'daki geçiş dönemini beklenilenden daha zor hale
getirdiğinden şikayet etmektedirler. Sektörün önümüzdeki
yıldan itibaren yeniden canlanmaya başlayacağı umuluyor. Türk tekstil
ürünleri üzerindeki tüm AB kotalarının kaldırılması ile muazzam
bir talep patlaması yaşanması bekleniyordu; bu amaçla ülkemizde
1995 yılında tesislerin genişletilmesi ve modernizasyonu için milyarlarca
dolarlık yatırımlar yapıldı.61
Bugün
tekstil sanayi kendisini kapasite fazlası, geri dönüşü zor,
pahalı yatırımlar ve önceki yıllardan çok daha yüksek maliyetlerle
karşı karşıya bulmaktadır. Sanayinin mevcut durumu hem hükümetin
hem de özel sektörün Gümrük Birliği için yeterince
hazırlanmamış olmasının bir sonucudur. Bu geçiş döneminin
yarattığı sıkıntının önümüzdeki dönemde yenilenmiş
tesisler ve sıkı kalite kontrolü sayesinde aşılması mümkün olabilecektir.
Bugün,
sanayileşme yolunda önemli adımlar atmış gelişmiş ülkelere
baktığımızda tekstil sektörünün çekici gücünü
görebiliyoruz.62 Ancak bu ülkeler tekstilden
elde ettikleri kazançları ülke kalkınması için gerekli olan makine,
elektrik-elektronik, kimya gibi diğer sektörlere kanalize etmişlerken,
Türkiye'de tam tersi bir gelişme yaşanmaktadır. Sanayide en çok
işçi istihdam eden iş kolu olan tekstil ülke GSMH'sının yüzde
10'unu, ihracatımızın yüzde 40'ını oluştururken, yatırım teşviklerinin
yüzde 42'sini almaktadır.63 Üstelik, tekstilden
elde edilen kazançların kalkınmayı hızlandıracak diğer sektör
yatırımlarına dönüştürülmesi bir yana, Gümrük
Birliği'nin "sözde" cazibesi nedeniyle, birçok sektörden
elde edilen kazançlar da tekstil yatırımlarına akmaktadır. Türkiye, tekstildeki
ilk büyük yatırım hamlesini 1970'li yılların başında yapmıştır;
şimdi o fabrikaların makineleri çeyrek yüzyılı aşmış
durumdadır ve yenilenmeleri gerekmektedir. Tekstil makine teknolojisinin görece
ucuz olması, kalkınma yolundaki tüm ülkelerin tekstil sanayine yönelmesi,
son yıllarda hızla emek-yoğun bir sanayi olan tekstilde rekabet gücünün
makine yenilikleri ve hızları ile belirlenmeye başlaması, tekstilcilerimizi
sürekli yatırım yapmak zorunda bırakmaktadır. Teşviklerin yüzde 42'sini
alan tekstil sektöründe makina ve teknoloji yatırımının bilinçsizce
yapıldığı yönünde kaygılar bulunmaktadır. Türkiye'nin bu üretimini
içeride ve dışarıda satmasında güçlük çekilebileceği
belirtilmektedir. Özellikle anti-damping vergisinin uygulamaya girmesinden sonra
pamuk ipliği ihracatının giderek düştüğü ve pazarlarımızı
Uzakdoğu ülkelerine kaybettiğimiz görülüyor.
Yıllardan
beri ülkemiz tekstil sektörünün sırtında ekonomik bunalımları
göğüslemeye çalışmaktadır. Tekstil, 1995 yılındaki
8.3 milyar dolarlık ihracat geliri ile Türkiye'nin öncü sektörlerinden
birisi idi (1994'de 4.5 milyar dolar). 2000 yılına kadar bu rakamın 10 milyar dolar
düzeyine ulaşması; tekstil ihracatımızın üçte birini alan
Avrupa Birliği ülkelerinden talebin, Gümrük Birliği
sayesinde, önümüzdeki dönemde artması tahmin ediliyor. GAP bölgesinde
artmakta olan pamuk üretimi ile bu bölgenin tekstil sektöründe
önemli rol oynaması öngörülüyor.
Tekstil
sektörüne büyük kaynaklar aktardığımızdan ve ekonominin
genel dengelerini etkilediğinden, bu sektördeki küreselleşme
akımlarını yakından incelememiz ve tüketici talebindeki değişimlere
uygun süratli kararları yürürlüğe koymamız gerekmektedir.64 Dünya elyaf üretimi ve tüketimi, pamuk, yün arz
ve talebi, bölgesel arz ve talep, tekstil ve hazır giyim ticareti sektör
için önemli gelişmelerdir. 2000 yılına doğru giderken tekstilin
gerek ihracat, gerek GSMH içindeki payının tedricen düşürülmesi
gerekmektedir. Bugün tekstil ve konfeksiyon gelişmiş ülkelerde
GSMH'nın yüzde 1-2 düzeyindedir. Artan ölçüde GYÜ
veya geri kalmış ülkelerin başvurmakta olduğu tekstil yatırımlarını
üst kalite "upfront" piyasalara yönlendirmenin, yükselme eğilimi
gösteren bilgi ve teknoloji ağırlıklı diğer sektörlere kaynak
kaydırmanın zamanı gelmiştir.
Son yıllarda
en büyük hazır giyim pazarı olan gelişmiş ülkelerde gelir
düzeyi yüksek insan sayısının artması, sürekli değişen
moda, kişisel zevk ve stilin öneminin arttığı tüketici davranışlarının
ön plana çıkması tekstil üretim yapısında da bir değişikliği
gerektirmektedir. Sektörde yaşanan yeniden yapılanma sürecinin en
önemli bileşenleri, yeni teknolojilerin kullanımı ve yeni fason firma/ana
firma ilişki ağı konularında yoğunlaşmaktadır. Hazır giyim
sanayinde yeniden yapılanma konusunda önemli atılım yeni yönetim, örgütlenme
ve pazarlama teknikleri ile gerçekleştirilmektedir. Dünyada küresel
rekabet ürün fiyatından, zaman, esneklik ve stil kıstaslarına doğru
kaymaktadır. Türkiye'de yeni ürün hazırlama süresinin, öncü
firmalarda dahi uluslararası rakiplerinin üç katını bulduğu belirtilmektedir;
ancak, temel pazarın AB olması, pazara coğrafi yakınlık, pazarlama birimlerinin
bu ülkelerde kurulması ve taşımacılık sektörünün gelişmesi
gibi unsurlar Türk firmalarına belli üstünlükler sağlayabilmektedir.
Hazır giyim sanayinin yeni üretim teknikleri ve yeni örgütlenme ve
yönetim tekniklerini uygulaması rekabet gücünü kaybetmemesi için
bir gereklilik olarak karşımızda durmaktadır.
Uluslararası
tekstil ve giyim ticareti, 1 Ocak 1995 tarihinde başlayan 10 yıllık geçiş
programı ve DTÖ Tekstil ve Giyim Anlaşması çerçevesinde
temel bir dönüşüm geçirmektedir. Anlaşma yürürlüğe
girmeden önce, bu sektördeki ticaretin önemli bir kısmı kotalarla
kontrol ediliyordu. Anlaşma ile DTÖ üyeleri kotaları kaldırmayı ve
sektörü 1 Ocak 2005 tarihine kadar tamamen GATT kurallarına entegre etmeyi
kabul ettiler. Birçok gelişme yolundaki ülke, fikri mülkiyet
hakları, hizmetler ve yatırımlar gibi yeni ticaret konularını müzakere etmeyi
tekstilde kota sisteminin kaldırılması üzerine kabul ettiler.65
Çin'in DTÖ'ne girişine ilişkin müzakerelerin olumlu
sonuçlanması da tekstil ticaretine nisbi bir düzen getirebilecek mahiyettedir.
Aralık 1996'da Singapur'daki DTÖ Bakanlar toplantısı, tekstil ve giyim anlaşmasının
hükümlerine tamamen uyulacağını teyid etti. Dolayısıyla, tekstil
ve giyim sektörlerinde serbest ticarete doğru yol alınmaktadır. Türkiye'nin
mevcut haliyle karşılaştırmalı üstünlüğünü
koruması pek olası görülmediğinden, 2005 yılından önce bu sektörde
temel yeniden yapılanmanın gerçekleştirilmesi, katma değeri yüksek
ürün tasarımlarına ve üst gelir düzeyindeki müşteri
pazarlarına yöneltilmesi, tekstil firmalarımızın dünya modasını yönlendirebilecek
çokuluslu şirketlere dönüştürülmesi gerektiğine
inanıyoruz.
Tarıma Dayalı Sanayilerin
Geleceği
Dünyada
yaklaşık 800 milyon insan bugün sağlıklı ve üretken yaşam
sürmek için gerekli gıdayı alamamaktadır. Okul öncesi çağdaki
185 milyon çocuk - gelişme yolundaki ülkelerdeki çocukların
üçte biri - kötü beslenmektedir. Bu çocukların yüz
milyona yakını Güney Asya'da ve 30 milyon civarındaki bölümü
ise Afrika'dadır. 2020 yılına kadar dünya nüfusu yüzde 40 artışla
8 milyara ulaşacaktır. Nüfus büyümesi - hızlı kentleşme,
gelir artışları ve diyet değişiklikleri ile birlikte - gıda talebini
yüzde 80 civarında arttıracaktır. Bu artış tahılda yüzde 55, et tüketiminde
yüzde 75 civarında olacaktır.66 Peki bu talebi dünyadaki
mevcut üretimin karşılaması mümkün mü? Halihazırda gelişme
yolundaki ülkelerin talebi ile üretimi arasındaki fark sadece tahılda 90
milyon ton civarındadır. 2020 yılına kadar bu açığın 190 milyon tona
çıkması bekleniyor.
Yaklaşık
30 yıl önce Roma'da toplanan Dünya Gıda Konferansında on yıl içinde
dünyadaki açlık ve kötü beslenmenin sona erdirilmesi için
karar alınmıştı. O zamandan bu yana GYÜ'lerdeki kötü beslenen
insanların sayısı, 1969'da yüzde 36'dan 1990'da yüzde 20'ye düşmüş
olmakla birlikte, bugün hala dünya nüfusunun yedide biri kronik kötü
beslenmeden muzdaripdir. Bu durumun önümüzdeki dönemde iyileşme
göstermesi de beklenmiyor. Aksine, azgelişmiş ülkeler aleyhine
değişmekte olan ticaret kalıpları durumu daha da kötüleştirmektedir.
Özellikle Asya'da yaşanan hızlı ekonomik büyümenin yarattığı
güçlü talep ile sınırlı küresel arz gıda fiyatlarını rekor
düzeylere yükseltirken düşük gelirli ve gıda açığı
bulunan ülkelerin satın alım gücünü azalttı. Ayrıca, Uruguay
Round süreci ticaret engellerini azaltmakta, dünyanın dört bir köşesinde
piyasaları serbestleştirmektedir. Bu, uzun dönemde tüm ülkelerin
yararına olmakla birlikte, kendi kendine yeterlilik, himayecilik ve piyasaların hükümetler
tarafından denetimi gibi yerleşik politikaların gerektirdiği uyumlar
kısa dönemli kaygılar yaratmaktadır. Yanlış tarım politikaları izlenmesi
de belirleyici etmenler arasındadır
Dünyada
hızlı nüfus artışı ve kişi başına reel gelirdeki büyüme,
gıda talebinin tarımın üretiminden daha fazla artmasına yol açmaktadır.
Ayrıca, tüketim kalıpları da değişmiş ve hayvansal ürünlere
doğru bir kayış olmuştur. Dünya nüfusunun 2050 yılına
kadar bugünkünün iki katına çıkması, tarım için kullanılanacak
arazilerin ise ancak yüzde 42 oranında artması beklenmektedir. Afrika ve dünyanın
önemli bir kısmı gıda ithalatına bağımlı hale gelince Kuzey Amerika ve
Avrupa'daki ekolojik sistemler ihracata dönük tarımın baskısını artan ölçüde
hissedeceklerdir. Ciddi su sıkıntısı çekecek insanların sayısının (1990'daki
1.5 milyardan) 2050 yılında 2.8 milyara yükseleceği tahmin ediliyor.
Toplam
mal ihracatı içinde tarımsal (işlenmemiş ya da yarı-işlenmiş)
ürünlerin payı 1979'da yüzde 59'dan 1992'de yüzde 15'e düşmüştür.
Aynı dönemde işlenmiş tarım mallarının ağırlığı da
yüzde 7'den yüzde 9'a yükselmiştir. Türkiye'nin en önemli
tarım ihraç ürünleri arasında tütün, pamuk, kurutulmuş
meyveler (fındık, çekirdeksiz üzüm, incir ve kayısı), baklagiller,
canlı koyun ve keçi, yaş meyveler ve domates sayılabilir. İşlenmiş
tarım malları ihracatı arasında ise domates salçası, fındık mamülleri,
konserve meyveler ve koyun eti ile şeker de bulunmaktadır. Dış etkenler,
özellikle Irak'a karşı uygulanan ambargo ve eski Yugoslavya'nın parçalanması,
tarım ürünleri ihracatımıza ciddi bir darbe vurmuştur. Zira, her
iki ülke de Türkiye'den büyük miktarlarda tarımsal ürün
ithal etmekteydi. Diğer yandan, yeni bağımsızlık kazanan Orta Asya
ve Kafkas cumhuriyetleri ile Rusya ve Ukrayna bu kaybı telafi etmekle kalmamış,
tarım ihracatımız için son derece cazip yeni fırsatlar da açmıştır.
Tarım ve
ormancılık ithalatının, toplam ithalat içindeki payının 1974'deki yüzde
1'den 1992'de yüzde 5'e çıkması ithal rejimimizdeki serbestleşmeye
bağlanabilir. Halihazırda tarım ve gıda malları ihracatımız ithalatdan fazla
olmakla birlikte, ithalat artış hızı ihracat artış hızını geçmektedir.
AB ile Gümrük Birliği tarım ürünlerini kapsamamaktadır;
şimdilik sadece tarıma dayalı sanayi ürünleri Avrupa pazarlarında
serbest dolaşım imkanına sahiptir. GAP projesi ve geniş tarım potansiyelimiz
gözönünde bulundurulduğunda, bu alanda önemli bir karşılaştırmalı
üstünlüğe sahip olduğumuz görülüyor.
Üstelik, çevremizde ciddi boyutlarda tarım ürünleri ithalatı
yapan ülkeler bulunması da ayrı bir üstünlük kazandırmaktadır.
Bir zamanlar
dünyada gıdada kendi kendine yeterli yedi ülkeden biri olan Türkiye
son yirmi yıldır izlenmekte olan bilinçsiz politikalar ya da politikasızlıklar
neticesinde gıda ihraç eden ülke konumundan gıda ithalatçısı konumuna
geçmiştir. Toplam üretimin yüzde 16'sını ve toplam istihdamin
yüzde 42'sini oluşturan tarımsal üretim, Türkiye ekonomisinde
çok önemli bir konuma sahiptir.67 Türk tarımı hala
kronikleşmiş bazı yapısal ve kurumsal sorunların ağırlığı
altındadır. Tarım işletmelerinin genel özelliği küçük
ve parçalanmış olmalarıdır. Ayrıca, eğitimi yetersiz tarımsal
işgücü de üretim artışını sağlayacak yeni teknolojilerin
ve modern yöntemlerin kullanılmasına imkan vermemektir. Tarım destekleme politikaları
da yapısal değişiklikleri sürekli geciktirmektedir.
GSMH'da
tarımın payının yüzde 16 düzeyine gerilemesi de tek başına bir başarı
gibi gösterilmektedir. Oysa ülkemizde çalışan kesimin yarıya
yakını tarım sektöründedir (ve çoğu gizli işsizdir).
Hedef, tarım nüfusunu yüzde 15-20 düzeyine çekmek olmalıdır.
Nüfusun yüzde 1,5'unun tarımda çalıştığı ABD, dünya
protein ihtiyacının yüzde 50'sini tek başına üretebilmektedir. Türkiye'deki
tarım nüfusu - ki Avrupa ve AB'nin tarımdaki nüfuslarının toplamına eşittir
- taban fiyatlarla sübvanse edildiğinden gerçek anlamda katma
değer üretememekte, siyasi nedenlerle ekonominin sırtında büyük
bir yük teşkil etmektedir. Tarım politikaları, biyoteknolojinin sağlamakta
olduğu imkanlardan da yararlanarak, yeniden düzenlendiği takdirde,
hem tarım ürünleri, hem de tarıma dayalı sanayi ürünleri ticaret
ve yatırım alanlarında ülkemiz için önemli bir karşılaştırmalı
üstünlüğe sahip olabilir. Gıda ürünlerine talebin
yüksek olduğu Avrupa, Ortadoğu ve Yeni Bağımsız Devletler'e
coğrafi yakınlığımız, bu üstünlüğün ekonomik
kazanca dönüştürülmesini kolaylaştıracaktır.
Bilgi çağında
tarımın yeni yüzü dört kavram etrafında şekillenmektedir: üretim,
rekabet gücü ile çevre arasında denge sağlamak, istihdam
ve kalite. Birçok ülke, tüketicilerin farklılaşan taleplerini,
gittikçe azalan tarım nüfusunu, gerçek bir işletmeye dönüşen
çiftliklerini ve ihracatın en güçlü dayanaklarından biri
olan gıda sanayini bu şekilde çağa taşımaya hazırlanıyor.
Bugünkü tarım anlayışının sanayi devrindeki tarım anlayışından
çok daha başka noktalarda olduğunu kavramak için tarımın
sadece besin değil aynı zamanda "manzara" üretmek gibi çevreci
bir işlevi de yüklenmesi gerektiğini vurgulamak gerekiyor. Son
on beş yılda İspanya, sosyal çalkantılara düşmeden tarımsal
nüfusunu yüzde 17'den 11'e çekmeyi başardı. Aynı şekilde
Fransa'da köylü nüfusun 2005 yılına kadar yarım milyona gerilemesi
bekleniyor.
Birçok
ülke, sanayi dönemi tarım anlayışını artık geride bırakıp, "bilgi
çağı tarımının portresini" çiziyorlar, "biyolojik" tarıma yöneliyorlar.
Tarım ve gıda sektörümüzün kronikleşmiş yapısal sorunlarından
bir an evvel kurtarılarak dünya (özellikle de bölgesel) piyasalarda
giderek artmakta olan tarım ürünleri talebini karşılayacak şekilde
yeniden yapılandırılması acil bir ihtiyaç haline gelmiştir. GAP Projesinin
bundan sonraki aşamaları ürün ve pazar çeşitliliği
ile bu hedefleri de dikkate alacak şekilde yürütülmeli, tarıma
dayalı sanayimizin de nüvesini teşkil etmelidir.
Turizm'de Küme
Değiştirme Zamanı
Günümüzde
dünyanın en dinamik ve hızla gelişen sektörlerinden birisi turizmdir.
Turizm sektörü dünyada toplam istihdamın yüzde 11'ini sağlamakta,
küresel GSMH'nın yüzde 12'sini üretmekte, tüm tüketim harcamalarının
yüzde 11'ini ve tüm sabit sermaye yatırımlarının yüzde 10.7'sini oluşturmaktadır.
Önümüzdeki dönemde uluslararası turizm hareketlerinin yılda ortalama
yüzde 4'lük ivme kazanarak 2000 yılında 638 milyon kişiye, küresel
turizm gelirinin ise yüzde 9 artışla 560 milyar dolara ulaşması
bekleniyor.68 1995 yılında turizm sektörü, Avrupa'da GSMH'nın yüzde
13.4'ünü ve istihdamın yüzde 12.5'ini sağlamıştır. Dünya
Turizm Teşkilatı tahminlerine göre, 1995 yılında 567 milyon kişi
turistik amaçla seyahat etti. Uluslararası turizmden (uluslararası taşımacılık
hariç) elde edilen gelir 327 milyar dolar idi. Toplam turist harcamaları,
dünya ihracatının yüzde 8'ine tekabül etmektedir. Hizmet sektöründeki
ihracatın üçte biri de turizm faaliyetleri ile bağlantılıdır.
Dünyada en fazla ziyaret edilen ilk on ülke arasında yer alan yedi Avrupa
ülkesi küresel turizm gelirinin de yaklaşık yüzde 50'sini (yaklaşık
190 milyar dolar) kazanmaktadırlar.
Son olarak
Portekiz'de yapılan Dünya Seyahat ve Turizm Zirvesi'nde tartışılmış
olan "Önümüzdeki Bin Yıl İçin İstihdam" raporunda, seyahat
ve turizm sektörünün tek başına önümüzdeki on
yıl içinde 100 milyondan fazla kişiye iş imkanı yaratabileceğine
işaret edilmektedir. Turizmin ekonomik kalkınma ve istihdamda stratejik bir
öncelik olarak tanınması için hükümetlere çağrı
yapılmaktadır. 1997 yılı itibariyle dünyada 262 milyon kişi bu sektörde
çalışmaktadır. Bu rakamın, 2006 yılına kadar yüzde 46.4'lük
bir artışla 383 milyona çıkması bekleniyor.
İdeal coğrafi
konumu, iklimi, tarihi ve kültürel zenginliği ile Türkiye,
özellikle Avrupa turizm piyasasında önemli bir yer işgal etmektedir.
Yedinci beş yıllık plana göre, Türkiye'nin turizm gelirlerinin 2000
yılında 13.8 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Aynı dönemde Türkiye'yi
ziyaret edecek yabancı turist ve ziyaretçi sayısının 13-17 milyon civarında
olacağı ve yaklaşık 5 milyon Türk vatandaşının da yurtdışına
seyahat edeceği tahmin ediliyor. Halen proje aşamasında olan ya da yapım
halindeki tesislerin tamamlanması ile Turizm Bakanlığı ruhsatlı yatak kapasitesi
800.000'e, belediye ruhsatı ile çalışanlar da dahil edildiğinde
toplam kapasite 1.3 milyona ulaşacabilecektir.
Turizm,
planlama aşamasında çevre üzerine özel bir ağırlık
verildiği taktirde sürdürülebilir bir faaliyettir. Geçmişte
doğal ve kültürel çevre fazla önemsenmeden turizm büyümesi
hedeflendiğinden, turizm varlıklarımızda kısmi aşınma meydana gelmiştir.
Günümüzde talep hızla değişiyor. Tüketiciler artan
ölçüde eko-turizm denilen "yeşil ülkelere" ve "doğal
ürünlere" yöneliyorlar. Bu yeni gerekleri karşılayabilmek için
turizm büyümesinin kalitesine önem vermek gerekmektedir. Turizm, aynı
zamanda sosyal bir olgudur. Toplumun değerlerini etkilemekte, toplum tarafından
da etkilenmektedir. Kaliteli turizm gelişmesi tabii ki turist arzında, daha
iyi personel eğitiminde, zaman (gençler için ya da yaşlılar
için turizm vb) ve mekan (kırsal turizm, deniz seyri, vb) içinde turist
akımlarının daha geniş dağıtımında iyileşmeleri kapsamaktadır.69
Turizm,
bir hizmet ihracıdır. Turistlerle doğrudan ve dolaylı ilişkide bulunan
kişilerin, kurumların, çevrenin ve hizmetlerin kalitesini iyıleştirmek
suretiyle rekabet gücümüzün arttırılması mümkündür.
Hatıra eşya sanayi, kırsal turizm işletmeleri ve küçük-orta
ölçekli onbinlerce firma, resmi rakamlara yansıtılamamakla birlikte,
turizm sektöründen geçimini sağlamaktadır. Sektörün,
içiçe geçmiş onlarca alt-sektör ile ilişkisi
nedeniyle, toplam büyüklüğünü hesaplamak son derece
zordur. OECD'ye göre, finans hizmetlerinin ardından en hızlı küreselleşmekte
olan turizm sektörü, insanların refah düzeyinin artması ile birlikte
en önemli gelir sağlayan sektörlerden birisi haline gelmiştir.
Turizmde
geleneksel pazarımız olan Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki sınır denetimlerinin
büyük ölçüde kaldırılması (Schengen) insanların hareket
serbestisini genişleterek, seyahat imkanlarını artırmıştır. Avrupa, turist
alan ve gönderen bölgeler arasındaki hakim konumunu korumaktadır. Fransa'ya
1996'da 62 milyon turist gelirken, Almanya 79 milyon ile en fazla turist gönderen
ülke olmuştur. Son yıllarda insanların, güneş-deniz-kum ağırlıklı
turizm türünden daha çok kültürel, ekolojik ve doğal
çevreyi ön plana çıkartan özgün turizme yönelmeleri
nedeniyle bu tür seyahatlerin, genel toplam içindeki payı Avrupa'da yüzde
55 civarındadır.
Ekonomik
refah kaymaları, yükselmekte olan yeni turizm pazarları da doğurmaktadır.
Doğu Avrupa ile eski SSCB'nin 50 yıldan uzun süre kapalı kapılar ardında
kilitli kalmış çoğu iyi eğitimli 430 milyon vatandaşı
birden bire seyahat özgürlüğüne kavuştu. Aynı şekilde
dünya nüfusunun yarıdan fazlasını barındıran Asya-Pasifik havzasındaki
Çin, Hindistan ve Endonezya dahil çok sayıdaki dinamik ülkenin
(orta gelir grubundaki) insanları dünya turizm piyasasına müşteri
olarak girmektedir.
Turizm
alanında 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu'nun yürürlüğe
girdiği 1982'den bu yana, Türkiye çok önemli ilerlemeler
kaydetmiştir. 1983 yılında 65.000 adet turistik işletme belgeli yatağı,
437 seyahat acentası, 411 milyon dolar turizm geliri ve 1.6 milyon yabancı turist
sayısından, 1994 yılı sonuna kadarki on yıl zarfında 265.000 turistik işletme,
240.000 yatırım belgeli yatağa, 1955 seyahat acentasına, 4.3 milyar dolar
turizm gelirine ve 6.7 milyon yabancı turist sayısına ulaşarak, Akdeniz'in
en yeni ve modern tesislerine sahip ülkesi haline gelmiştir.70
Bugün turizm, ülke GSMH'sinin yüzde 3'ünü, tüm döviz
gelirlerinin ise yaklaşık yüzde 25'ini sağlamaktadır. Ayrıca, 3
milyondan fazla insana doğrudan istihdam imkanı yaratmaktadır. 1992 yılı sonu
itibariyle Türkiye'nin dünya turizm gelirlerinden aldığı pay yüzde
1.5 idi.
Turizm
pazarlamacıları, önceliği ülkemize seçkin müşteri
çekmeye vermekle birlikte, küreselleşmenin kolaylaştırdığı
ve cazip kıldığı çok sayıda ülkeyi ziyaret arzusunu da gözönünde
bulundurarak, Türkiye'yi merkez alan bir anlayışla çevre ülkelere
de geziler düzenlemeleri, ayrıca müteşebbislerimizin deneyim ve birikimlerini
bu ülkelerde yatırım yapacak şekilde kullanmaları da isabetli olabilir.
Uluslararası çapta isim yapmış turizm şirketlerimizin sayısı ve
etkinlikleri sadece Avrupa'da değil, eski Sovyet coğrafyasında, ABD'de
ve Asya-Pasifik bölgesinde de arttırılmalıdır. Özellikle Çin'de
yükselişe geçen orta sınıfı (300-500 milyon nüfus) ülkemize
çekmeye bugünden çalışmanın semeresini ancak önümüzdeki
yüzyıl başında alacağımızı unutmamalıyız. Devlet, sübvansiyon
ya da çeşitli destek mekanizmaları yerine, şirketlerimizin uluslararası
piyasalarda önünü açacak bilgi, lojistik ve siyasi desteği
sağlamada, olumlu ülke imajının yansıtılmasında etkin rol oynamalıdır.
İmajı düzeltmeye yönelik tanıtma çabası, gerekli bütün
koşullar yerine getirildikten ve sunduğumuz ürünlerin kalitesi,
talebin istediği niteliğe ulaştıktan sonra işe yarayacaktır.
1996-2010
arasındaki dönemde turizm sektörünün mevcut pazar payını koruması
ve daha da ileriye götürebilmesi için, uluslararası turizm hareket
ve beklentilerini de hesaba katacak şekilde, bilinçli bir stratejik
değerlendirme yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Tek tek sektör
içindeki firmaların geleceğe dönük stratejileri, daha çok
kısa vadeli kâr-zarar hesaplarına dayalı olacağından, devletin sektör
temsilcileri ile sıkı etkileşim içinde yol gösterici, öncü
bir rol üstlenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.
Uzun vadeli
stratejik vizyonda, hiç kuşku yok ki, ekolojik ve kültürel
varlıkların ön plana çıkartılması; eksik fiziki ve insani altyapının
tamamlanması; ulaşımın etkinlik ve güvenliğinin arttırılması; tanıtma
ve pazarlama faaliyetlerinin ürün kalitesine paralel şekilde gözden
geçirilmesi; dört mevsim turizme yönelik kültür-macera-doğa-
termal-golf-kış-yat gibi türlerin geliştirilmesine ön ayak
olunması; nitelikli turizm hizmet personeli yetiştirilmesine öncelik verilmesi
gerekmektedir. Türkiye'nin "ucuz ve orta düzey tatil ülkesi" imajının
daha yüksek gelir gruplarını çekecek şekilde düzeltilmesi
de temel hedefler arasında yer almalıdır. Çevre tahribatının önüne
geçerek doğal çevre dokusunu, kültürel çeşitliliği,
bölgesel farklılıkları muhafaza edecek ve merkezden değil sektörün
yoğunlaştığı bölgelerden yönlendirilecek sürdürülebilir
bir turizm stratejisi bizi 21. yüzyıla taşıyabilir.
Yurtdışı Müteahhitlik
Hizmetleri Sektörü: Dışa Açılımın Motoru
Yurtdışı
müteahhitlik hizmetleri, en geniş tanımıyla, dış ülkelerde
gerçekleştirilen inşaat, tesisat, montaj, mühendislik, proje,
müşavirlik, işletme, bakım ve onarım gibi faaliyetleri içermektedir.
Türkiye'de dışa açılımın ilk adımını 1970'li yıllarda inşaat
sektörü atmıştır. Bu öncü sektörün açtığı
yoldan ihracatçılarımız süratli adımlarla yürümüşlerdir.
Yakın bir zamana kadar bu sektörde etkili olabilmek için gerekli olan
teknik yeterlik ve uygun fiyat olguları yerini giderek uluslararası üst düzey
kişisel ilişkiler, ülkelerarası siyasi menfaatler, teşvikler,
proje finansman paketi ve etkin mühendislik-müşavirlik hizmetleri
gibi daha öncelikli unsurlara terketmektedir. Müteahhit firmalarımız, iş
yaptıkları ülkelerdeki ödeme güçlükleri nedeniyle hem
yatırımcı, hem finansör, hem de tüccar olmak durumunda kalmışlar,
bu alanlarda Batılı karşıtlarına kıyasla geniş deneyim kazanmışlardır.
Uluslararası
inşaat sektörünün dünya genelinde ulaştığı
pazar hacmi 1981'de 134 milyar dolar iken, bu rakam 1987'de 70 milyar dolara gerilemiş,
1994'de ise 115 milyar düzeyine çıkmıştır. Ortadoğu ve Afrika
ülkelerindeki pazar büyüklüğü 1983'de yüzde
60'dan 1993'de yüzde 17'ye kadar gerilemiştir. Buna karşılık, aynı
dönemde Avrupa ve Asya ülkelerinin pazar hacmi yüzde 55 gibi bir potansiyele
ulaşmıştır.71 1990 yılından sonra yurtdışı
müteahhitlik hizmetleri sektörümüzün pazar ülkeler
dağılımı ve ağırlıklarında ciddi değişimler yaşanmıştır.
Sayıları 178 civarında olan firmalarımızin geleneksel pazar ülkeleri olan Libya,
Suudi Arabistan, Irak ve Kuveyt'i doğrudan ya da dolaylı etkileyen siyasi-ekonomik
gelişmeler nedeniyle sıkıntılı bir dönem geçiren sektör firmaları,
ilk kez doğal gaz anlaşması çerçevesinde finanse edilen
projeleri üstlenmek suretiyle 1988 yılından itibaren eski Sovyet pazarlarına
girebilmişlerdir. Halen devam etmekte olan 14.1 milyar dolarlık işin
yaklaşık yarısı eski Sovyet cumhuriyetlerinde yürütülmektedir.
Rusya Federasyonu toplam işlerin yüzde 54'ü ile ilk sırada iken onu
Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan izlemektedir.
Türk
müteahhitlik firmalarının uluslararası piyasalardaki etkinliği 1978'den
itibaren özellikle Libya'da üstlenilen projelerle başlamıştır.72 Türk müteahhitliğinin klasik pazarları Kuzey Afrika
ve Ortadoğu olarak uzun dönem devam etmiş, 1980'li yılların sonuna
doğru ise eski Sovyet pazarlarına doğru yöneliş hızlanmıştır.
Bu sektörde artık alışılagelen, yani kaynağı belli, projesi hazır,
uluslararası ihaleye çıkarılan projelere teklif veren müteahhit firma
yerine, girişimci, yatırımcı, proje finansmanı için yeni modeller tatbik
edebilen enerjik müteahhit firma profili ağırlık kazanmaktadır. Günümüze
kadar Türk müteahhitlerinin yapımını üstlendikleri projelerin toplam
ihale tutarı yaklaşık 34.6 milyar doları bulmaktadır. Bunun, 14.1 milyar dolarlık
kısmı halen devam etmektedir. Önem bakımından Libya 14.5 milyar dolarlık iş
hacmi ile ilk sırayı alırken, onu 5.6 milyar ile Rusya, 4.1 milyar ile Suudi Arabistan,
3.5 milyar ile Irak, 1.3 milyar ile Türkmenistan ve 1.2 milyar ile Kazakistan
izlemektedir.
Sektör
firmalarının 1980-1990 döneminde yurtdışında üstlendikleri işlerin
yıllık ortalaması 2 milyar dolardır. İhale bedelinin yaklaşık yüzde 50'si
ülke ekonomisine döviz girdisi olarak döndüğünden,
sözkonusu dönemde sektörün ekonomiye yıllık katkısı 1 milyar
dolar civarında gerçekleşmiştir. Bu miktar, ihracatımızın 1990'lı
yılların başında ulaştığı düzeyin yüzde 10'una tekabül
etmektedir. Dış ülkelerde üstlenilen işlerde toplam 34 bin
işçi istihdam edilmektedir. Sektörün döviz girdisi ve
istihdam yaratmasının yanısıra Türk firmalarının teknoloji birikimine ve uluslararası
standartlara ulaşmasında önemli bir katkı sağladığı da belirtilmelidir.
Dahası, yurtdışında üstlenilen işlerde kullanılmak üzere önemli
ölçüde temel inşaat malzemesi ile yarı mamül ve mamül
mal ihracatı da yapılmaktadır. Bu yöndeki ihracatın gelişmesinde yurtdışı
mühendislik ve müşavirlik hizmetlerinin arttırılması gerekmektedir.
Böylece, yapılacak işlerde uygulanacak teknik şartnamelerin ülkemiz
kaynaklarından sağlanabilecek malzemenin teknik özellik, norm ve standartlarına
göre düzenlenmesine imkan sağlanabilir.
Bu sektörde
yeni teknolojik gelişmelere süratle ayak uydurulması, özellikle de
komşu ve yükselmekte olan piyasalardaki yüz milyarlarca dolarlık
altyapı projelerinden pay alabilmek için yerli ve yabancı şirketlerle
stratejik işbirliğine gidilmesi, devletin iş yapılan ülkedeki
siyasi risklere karşı tedbirler alması, yabancı rakiplerle eşit koşullarda
rekabeti sağlayıcı siyasi ve elverişli kredi desteği sağlaması
gerekmektedir. İnşaat sektörünün, diğer sektörlerle
yatay bağlantısı mümkün olduğunca genişletilerek ülkeye
ilave istihdam ve döviz kaynakları sağlaması da hedeflenmelidir.
Enerji Sektöründe
Patlama
Dünya
doğal kaynakları üzerindeki baskının giderek artmakta olduğu önümüzdeki
yüzyılda yaşamsal önemdeki üç kaynak olan gıda, su ve
enerjide kıtlık yaşanacağı tahmin ediliyor. 1990'larda enerji sektöründe
yol almak bir dizi karmaşık faktörü dikkatlice değerlendirmeyi
gerektirmektedir. Nüfus artışı, kentleşme, ağır sanayilerin
büyümesi, ticari olmayan enerji kaynaklarından çekilme ve petrolün
kullanıldığı ulaşımda hızlı büyüme, yükselmekte olan
enerji piyasalarına yatırım akışını yönlendiren faktörlerden sadece
bir kaçıdır. Tüm dünya enerji piyasaları teknoloji, çevre
ağırlıklı mevzuat, ekonomik büyüme, fiyat ve çeşitli
yakıtlar (doğal gaz-petrol-kömür-nükleer) arası rekabet tarafından
tanımlanırken, bu faktörler her ülkeyi farklı biçimlerde etkilemektedirler.73 Sözgelimi, talep potansiyeli, yıllık yüzde 8-9'luk elektrik
talep büyümesi yaşamakta olan Uzak Doğu'da yoğunlaşırken,
eski SSCB'de enerji talebi son üç yıldır sürekli düşüş
kaydetmektedir.
Türkiye,
dünya enerji piyasasında talep ve yatırım gereksinimi bakımından en dinamik
ve hızlı gelişen pazarlarından birisi olarak görülmektedir. Zamanında
gerekli yatırımlar yapılmadığı için 2000'li yılların başından
itibaren ciddi bir enerji bunalımı ile karşı karşıya kalacağımıza
dair tahminler birçok insanın uykularını kaçırıyor. Her on yılda bir,
iki kat artmakta olan enerji ihtiyacını karşılayabilmek için 2010 yılına
kadar her yıl 2.500 MW'lik ilave elektrik kapasitesi yaratılması gerekmektedir. 2010
yılında toplam elektrik talebinin 290, 2020'de ise 547 milyar kilowatt düzeyinde
olması bekleniyor. (Bu oran halihazırda 95 milyar kw civarındadır.) Enerji Bakanlığı,
bir kurtarma girişimi olarak, 2020 yılı ötesine uzanacak muazzam boyutlarda
enerji projelerinin planını hazırlamıştır. Buna göre, önümüzdeki
dönemde üstlenilecek enerji yatırımlarının toplam boyutu 24 milyar dolar
civarındadır. Yap-İşlet-Devret projeleri bu rakam içinde 9.8 milyar
dolarlık bir paya sahiptir. Türkiye, enerji ihtiyacının yüzde 45'ini (1995)
kendi kaynakları ile sağlamaktadır; ancak, bu oranın 2000 yılında yüzde
40'a, 2010 yılında yüzde 30'a ve 2020 yılında yüzde 20'ye düşmesi
beklenmektedir.74 Bu dış kaynaklara artan bağımlılığın beraberinde
ciddi jeo-stratejik ve siyasi yansımalar doğurabileceğini söylemek
kehanet sayılmaz.
Türkiye'nin
enerji talebi, özellikle elektrik ve gaz sektöründe, katlanarak büyüme
temayülü gösterdiğinden yabancı yatırımcılarla ortaklıklar
şeklinde yeni projeler geliştirilmesi ve bu alanda kazanılacak deneyimlerin
komşu ülkelere de aktarılması ciddi şekilde düşünülmelidir.
Özel sektörün önünü görebilmesi için enerji
sektöründeki yatırım hedefleri, özelleştirme projeleri hakkında
hükümetin net bir tablo ortaya koyması, hukuki engelleri bir an evvel çözüme
kavuşturması zorunludur. Ülkemizin en hızlı genişleyen sektörü
olan enerjide, sadece elektrik, doğal gaz ve petrolde değil, petrokimyasallar
ve diğer kimyasal ürünler ile ilgili sektörleri de kapsayacak
entegre bir enerji stratejisi çıkarılması ve bunun dış politika ve güvenlik
kaygılarımızla uyumlu şekilde yürürlüğe konulması, enerji
araştırma enstitülerinin kurulması gerektiğini düşünüyoruz.
Savunma Sanayi
Aynı Zamanda Sivil Ekonomiye Katkı Sağlamalıdır
"Soğuk
Barış" dönemi ülkemizin tehdit algılamalarını ve dolayısıyla savunma
yükünü azaltmadığı, tam aksine birçok cephede arttırdığı
için silahlı kuvvetlerimizin modernizasyonunu sürdürmesi mutlak
bir zorunluluktur. Son yıllarda Türk savunma sanayi önemli atılımlar yapmış
ve uluslararası alanda hatırı sayılır bir yer kazanmaya başlamıştır.
Özel sektör, aktif şekilde dünyanın hızla gelişen bu sektörüne
yatırım yapmaya ve rekabet gücü kazanmaya yönelmektedir. Çevresi
dostane emeller beslemeyen ülkelerle kuşatılmış olan ve zaman zaman
müttefiklerinin silah ambargosu tehditleri ile de yüzyüze kalan Türkiye'nin
savunma gereksinimlerini büyük oranda dışarıdan karşılamasının
hem ekonomik maliyeti çok yüksektir, hem de yol açtığı
siyasi ve güvenlik kısıtlamaları kabul edilemez boyuttadır. Halihazırda 800.000
kişilik Türk Silahlı Kuvvetlerinin başlıca silah sistemi, donanım
ve yedek parça ihtiyaçlarının sadece yüzde 21'i ülke içi
üretim ile sağlanırken, geriye kalan yüzde 79'unun dışarıdan
ithal edilmesi çarpıcı bir görüntü sunmaktadır.75
Bu, Türkiye'nin
tüm savunma gereksinimlerini tamamen yurtiçi üretim ile sağlanması
anlamına gelmemektedir. Doğrudan sistem satın alımı yerine, yabancı savunma
firmalarıyla ihracat şartı da bulunan "offset" düzenlemeleri içerecek
ortak üretim projelerine ağırlık verilmesi genel kabul gören bir
yöntemdir. Bugüne kadar denizaltı, fırkateyn, top, füze, F-16 avcı
uçakları ve elektronik donanım üretiminde ciddi mesafe katedilmiştir.
Ayrıca, askeri uçaklar, hafif nakliye uçakları, devriye gemileri, çıkartma
ve destek gemileri, zırhlı taşıyıcılar, gece görüş sistemleri,
jet motorları, uçak parçaları, ulaşım donanımı, silah sistemleri,
makinalı tüfek, cephane ve haberleşme sistemleri de imal edilebilmektedir.
Dünyadaki en güçlü, en disiplinli ve en iyi donanımlı ordulardan
birisine sahip olma niteliğini sürdürebilmek, yeni tehdit algılamalarını
karşılayabilmek ve bölgesel askeri güç dengesini koruyabilmek
için Türk Silahlı Kuvvetlerinin değişen askeri teknolojiye
ayak uydurması gerekmektedir. Önümüzdeki 25 yıl içinde Türk
Silahlı Kuvvetlerinin finansmanı için, Genelkurmay Başkanlığı'nın
hesaplarına göre, 150 milyar dolar gerekeceği tahmin edilmektedir. Sadece
2004 yılına kadar tamamlanması öngörülen 1,523 proje için 67
milyar dolar harcanması sözkonusudur.76 Askeri fonların üçte
biri, modernizasyon projelerine tahsis edilmektedir. Bu muazzam kaynağın bütünüyle
Türk ekonomisi dışına akması kabul edilemez.
Türkiye
bakımından savunma sanayi, "olmazsa olmaz" özelliği nedeniyle hızla yükselmekte
olan bir sektör olarak tanınmak ve ekonomiye yük getiren değil hem
yan sivil sanayileri besleyen, hem de ihracata yönelebilen cazip bir alan haline
getirilmelidir. Bu alanda devlet ile özel sektörü arasında, ABD'de
Savunma Bakanlığı ile savunma sanayi firmaları arasındaki ilişkiye benzer,
işleyebilir bir çalışma mekanizması kurulması, böylece ihtiyacın
belirlenmesinden ürünün tasarımına ve satış sonrası bakıma kadar
varan zincir için yakın işbirliği yapılması zorunludur. NATO
müttefiklerimizin yanısıra, büyük savunma gereksinimleri bulunan ve
bizim için hatırı sayılır savunma sanayi pazarı teşkil eden Mısır, Endonezya,
Pakistan, Malezya, Çin ve Kore gibi ülkelerle ortak yatırımlara girerek
hem maliyetleri düşürmenin, hem de savunma sanayi ürünleri
satışlarını arttırmanın yolları araştırılmalıdır.
Bilgiye Dayalı
Sanayiler ve Telekomünikasyon Sürat Şeridinde
Bilgi teknolojileri,
imalat ve hizmet sektörlerinin birleşmesine neden olmaktadır. Müşteriye
hizmetin önem kazanması nedeniyle, ürünler artan ölçüde
müşterilerin özel isteklerine göre hazırlanmaktadır. Hizmet
sektörü, bu sürecin bir sonucu olarak giderek daha çok imalat
sektörüne benzemektedir. Hizmetlerin, imalat sanayi ile neredeyse birleşmesi
hükümet politikalarının imalat sanayilerine özel destek sağlaması
gerektiği, zira sadece imalatın "gerçek" servet ve "uygun" işler
yaratacağı gibi eski bir inanışı geçersiz kılmaktadır. Gelecekte,
dünya ekonomisinde öne fırlayacak ülkelerin belli sanayilere destek
verenler değil, bilgi varlıklarını en etkili şekilde idare edenler olacağı
muhakkaktır.
Bu nedenledir
ki, zengin ekonomiler, artık imalat sanayinden çok, giderek artan ölçüde
teknoloji ve insan sermayesi içeren bilginin yaratımına, dağıtımına
ve kullanımına yönelmektedirler. Bilgi, sadece tüketicilere sınırsız olarak
sunulmakla kalmayıp aynı zamanda ekonomide hem girdi, hem de çıktı olarak
kullanılmaktadır. OECD,77 zengin ekonomilerde toplam GSMH'nın
yarıdan fazlasının, artık bilgiye dayalı olduğuna dikkat çekilmektedir.
Son yirmi yıl içinde yüksek teknolojiye dayanan sanayiler imalat içindeki
paylarını iki katına çıkararak yüzde 25'e ulaştılar. Bilgi-yoğun
sanayiler çok daha da hızlı ve etkin şekilde büyüyorlar.
600 milyar
dolarlık dünya telekomünikasyon piyasasını rekabete açacak ve telefon
ücretlerini önemli ölçüde azaltacak bir küresel telekomünikasyon
anlaşması yaklaşık 70 ülke tarafından 15 Şubat 1997 tarihinde
imzalanmıştır. DTÖ çerçevesinde müzakere edilerek kabul
edilen ve Ocak 1998'de yürürlüğe giren "Temel Telekomünikasyon
Hizmetleri Anlaşması" dünya telekom gelirlerinin yüzde 95'ini ilgilendirmektedir.
"Bilginin, küresel ekonomide büyüme ve gelişmenin hammaddesi
olduğunu" belirten bu anlaşmanın önümüzdeki onyılda 1
trilyon dolarlık gelir yaratılması, ayrıca tüketiciler için telekomünikasyon
hizmetlerinde daha düşük fiyat, daha fazla seçim hakkı, daha
iyi kalite, dünya çapında telekom altyapısına daha yoğun yatırım
ve yeni işyerleri yaratımı sağlaması bekleniliyor.
Ülkemizde
telekomünikasyon alanında başlatılan "devrim" çerçevesinde
1985'den bu yana PTT tekelci bir işletme olarak ülkenin telefon sistemini
modernleştirmede önemli başarı elde etmiştir. 1994 yılı itibariyle
telefon hattı sayısı 12.2 milyona çıkarıldı; böylece her 100 kişiye
halen 20'nin üzerinde hat düşmektedir. Daha da önemlisi, mobil
telefonların sayısında gözlenen patlamadır. 546.000'i aşkın mobil telefon
ile Türkiye, iletişim teknolojisinde dünyanın önde gelen ülkeleri
arasında gözükmektedir. Telekomünikasyonun etkinliği ve sürati
bir ülkenin rekabet gücünü temelden etkilemektedir. İnternet'in
etkin kullanımı da telekomünikasyon altyapısı ile ilgilidir. Bu itibarla, telekomünikasyon
alanındaki gelişmeleri zamanında ülkemize yansıtmayı, gerekli yatırımları
ve özelleştirmeyi geciktirmeden teknoloji devriminin meyvalarını insanlarımıza
tattırmayı temel hedef edinmeliyiz.
Bilgisayar ve Yazılım
Sektörü Gelecek Vaad Ediyor
Üçüncü
bin yıla doğru yaklaşırken İnternet, artık teknolojik ve akademik bir
olgu olmaktan çıkarak dünya ekonomisindeki değişimin ve
buluşların ardındaki motor güçlerden birisi haline gelmiştir.
Sanayi uzmanları, bu yüzyılın sonuna kadar 100 ila 200 milyon arasındaki girişimci,
şirket yöneticisi ve tüketicinin İnternet kullanıcısı olacağını
öngörüyorlar. Bir zamanlar sadece bilgisayar meraklıları ve akademisyenlerin
oyun aracı olan İnternet şimdi maliyetleri düşürüp etkinligi
arttıran geniş bir piyasayı etkisi altına almakta, özellikle de yeni gelişmekte
olan elektronik ticaretin etkin bir mekanizması haline gelmektedir. Elektronik ticaret
sayesinde küçük ve orta ölçekli firmalar, geleneksel
yöntemlerle girmeyi hayal bile edemeyecekleri yeni piyasalara satış yapma
imkanına kavuşmaktadırlar.
Nasıl telefon
20. Yüzyılı biçimlendirdiyse her yerde ulaşılabilir, ucuz ve daha
da önemlisi herkese açık bir sistem olan İnternet‘in de 21. yüzyılı
biçimlendireceği kesindir. Bugün iki kişilik akşam
yemeği maliyetine isteyen şirket İnternet ile dünya çapında
pazarlara, müşterilere ulaşabilmektedir. Sadece Microsoft, Intel
ve Compaq'ın toplam piyasa değeri bugün $130 milyar doları aşmış
durumdadır. İnternet'in bu yüzyılın sonuna kadar daha da büyük değerlere
ulaşması şaşırtıcı olmayacaktır. İnternet büyük ölçüde
yazılım olduğundan bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmenin
başlangıç noktası yazılım sanayidir. 200 milyar doları aşkın gelir
ve yılda yüzde 13'lük bir büyüme oranı ile yazılım, halen dünyanın
en büyük ve en hızlı büyüyen sanayilerinden birisidir.
Son 50
yıl içinde bilgisayar teknolojisi üç büyük sıçrama
yapmıştır. Her bir sıçrama yeni firmaların doğuşuna, hızlı
değişim dönemlerine girilmesine ve daha sonra az sayıda teknolojinin
piyasaya tedricen hakim olmalarına yol açtı. İspanyol düşünürü,
José Ortega y Gasset, "bir devrim en fazla bir kuşağın etkinliği
ile eş zamanlı bir dönem olan 15 yıl sürer" diyordu. Bilgisayar devrimleri
de, İspanyol düşünürü doğrular nitelikte. 1950'de
IBM ile birlikte "veri işleme" deyimi dilimize kazandırıldı. 1960'ların ortasında
küçük bilgisayarlar piyasayı yeni firmalara açtılar. Daha
sonra, 1981'de IBM kişisel bilgisayarı takdim etti ve bugünün en
güçlü şirketleri olan Intel, Dell, HP, Microsoft, Compaq'ın
doğuşunu hazırladı.
Dev şirketlerin
kontrol ettiği bilgisayar yazılım sektörü, dünyada tam bir
patlama yaşamaktadır. Son yıllarda İnternet'in devreye güçlü
şekilde girmesiyle sektörde oyunun kuralları yeniden yazılmaya başlanmıştır.
Yüksek maliyetli sanayi yatırımlarının altından kalkamadıkları için sanayileşme
sürecine ayak uyduramayan gelişmekte olan ülkelerin — üretim
maliyeti nispeten çok düşük olan— yazılım sektöründe
iddiali hale gelmeleri mümkün görünüyor. Bu sektörde
işgücü kalitesi, kilit faktör konumundadır. Yetişmiş
işgücüne sahip İrlanda, Hindistan, Macaristan gibi ülkeler yazılım
sektöründe ABD, Japonya, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi devlerin hemen
ardında yer almaktadırlar.78
12. Bilgisayar Yazılımında Bangalore Mucizesi
Hindistan'ın
güneyindeki Bangalore kenti, son bir kaç yıldır yüksek teknoloji
ve bilgisayar yazılımı ile ilgilenen herkesin merak odağı oldu. Sadece bilgisayar
yazılımı ihracatından Hindistan'ın elde ettiği gelir 700 milyon dolar (1996).
İhracatın artış hızı yüzde 50 civarında seyrediyor. Önümüzdeki
dört beş yıl içinde bu meblağın 5 milyar doları aşması
bekleniyor. Bu alanda muazzam bir atılım yapan Bangalore'nin ihracat içindeki
payı yüzde 30 civarında. Dünya ısmarlama yazılım piyasasının halen yüzde
15'ini kontrol ediyor. Bu oranın hızla yükseleceği ve payını yüzde
50'lere kadar çıkarabileceği söyleniyor. Dünyanın ünlü
şirketlerinin bir kısmı, yazılım ihtiyaçlarını artık Bangalore'den sağlıyorlar.
Örneğin, Swissair, Nestle, Samsung, Morgan Bank gibi tanınmış şirketler
bilgi işlem merkezlerini bu kente taşımış durumdalar. Tabii ki,
bilgisayarın ve yazılımın bütün dev şirketleri de orada: IBM, Texas
Instruments, Hewlett and Packard, Computer Associates, Microsoft, Bangalore'un sektöründeki
gücü ile ilgili Kaliforniya'nın ünlü Silikon Vadisi'ne benzetilme
nedeni sadece yazılım değil. Üretimin ve ihracatın çok büyük
bölümünü genç müteşebbislerin kurduğu
küçük ve yeni şirketler yapıyor. Aynı teşebbüs
havası, aynı risk alma eğilimi Bangalore'a da hakim. Kesilen elektriklerin,
akmayan suların, delik deşik yolların ortasında tam bir yüksek teknoloji
ve teşebbüs vahası kurulmuş gibi. Hindistan'ın dünya liginde
en tepelere oturan olağanüstü başarılı üniversiteleri
ve araştırma enstitüleri var. Bu üniversiteler her yıl 300.000 civarında
birinci sınıf mühendis ve fen bilimcisi mezun ediyor.
 |
Hem
bilgi dolaşımında hem de elektronik ticarette şayet 21. yüzyıla
hazırlıklı gireceksek İnternet'in yaygın kullanımını teşvik etmek zorundayız.
İnternet'te ticaret her yıl yüzde 80 büyümektedir. 1995'de dünya
toplam geliri 22 trilyon dolar iken elektronik ticaret hacmi 300 milyar dolar düzeyinde
idi. 1996 sonunda bu rakam 550 milyar dolara tırmanmıştır. Bilgisayar sektörünün
1997 yılı cirosunun, bir önceki yıla göre yüzde 25 artarak, 1,5 milyar
dolara ulaşması bekleniyor79 Yazılım sektöründe
yetişmiş insangücü bakımından üstünlüğümüz
önemli bir imkan sağlamaktadır. Ülkemizdeki genç yazılım
sektörü yılda yüzde 20'lere varan bir hızla büyümektedir.
Yazılımın, elektronik sanayi içindeki payı da yüzde 10'un üzerine
çıkarmıştır.
Yedinci
Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda geleceğimizin bu sektörde olduğunu
belirten devlet, yatırım indirimleri, teşvik primleri, uzun vadeli krediler
ve istihdama yönelik vergi indirimleri yoluyla teşvik sağlayabilir.
Ayrıca, sektörün ihtiyaç duyduğu insangücünü
yetiştirecek eğitim, tüketici kesimi genişletmek için
bilgisayar okuryazarlığını arttıracak yaygın eğitim, bilgisayar iletişim
hatlarının ve diğer PTT hizmetlerinin genişletilip ucuzlatılması, ortak
dış tanıtım faaliyetleri ve devlet ihalelerinde yerli firmaların gözetilmesi
gibi dolaylı destekler de düşünülmelidir. Ülkemizdeki küçük
ve orta ölçekli işletmelerin elektronik ticaret sayesinde küresel
pazarla tanışacaklarına, "Bilgi Yolu"nda vitrin açarak, dış dünya
ile bütünleşme süreçlerini, düşük bir
maliyetle, hızla tamamlayacaklarına inanıyoruz. Bu alana küçük yatırımların
gelecekteki getirisi çok yüksek olacaktır.
Çevre Dostu
Sanayiler Yükselişte
Dünyada
giderek artan çevre sorunları tüm ulusları değişen ölçülerde
etkilemekle birlikte ortak bir özellik kazanmaktadır. Çevreye verilen
zarar insanlığın hem günümüzdeki hem de gelecekteki yaşam
kalitesini etkilemektedir. Kirlenmenin yayılma özelliği ve kaynakların
ortak kullanım zorunluluğu, ulusları birlikte çareler aramaya zorlamaktadır.
Gelişmiş ülkelere kıyasla kirliliğin yüksek boyutlara
henüz erişmediği az gelişmiş ülkelerin "önce
kalkın, sonra temizle" anlayışına sahip olması bu bölgelerde çevre
kirlenmesinin giderek büyük sorunlara yol açacağını göstermektedir.
Benzer yaklaşımın günümüze değin Türkiye'de de geçerli
olduğunu söylemek olasıdır. Bu itibarla, hem ekolojik dengelerimizi muhafaza
etmek hem de çevre-ticaret bağlantılı küreselleşme sürecine
uyum sağlayabilmek için çevre ile ilgili standartlarımızı uluslararası
düzeye çıkartmak görevi ile karşı karşıyayız.80
Esasen, çevre başlı başına yüksek kazanç getirebilen
bir sektör haline gelmektedir.
Başlangıçta
çevre ile ekonomik kalkınmayı birbirinin alternatifi olarak öne süren
anlayışlar, 1980'lerin ikinci yarısından itibaren değişmeye başlamıştır.
Ekonomik büyüme için gerekli olan koşullar ile çevrenin
ve ekolojik dengenin korunması arasında dengeli bir ilişki kurulması zorunluluğundan
hareketle geliştirilen "sürekli ve dengeli kalkınma" kavramı günümüzde
genel kabul görmektedir. Yeşil alanların azalması, besin gereksinimi karşılayan
alanların giderek daralması, hava, kara, nehir ve deniz kirliliğinin yoğunlaşması,
ozon tabakasının delinmesi, iklim değişikliği ve ekolojik dengenin
bozulması gibi sorunlar, ivedilik kazanmaktadır. Birleşmiş Milletler
Çevre Programı, 1996 yılı raporunda,81 dünyanın, doğal
kaynakların yenilenme kapasitesinden daha hızlı tükettiği ve gezegeni
bir çevre felaketinden kurtarmak için gereken hassasiyetin gösterilmediği
belirtilmektedir. Dünyadaki sürdürülemez kalkınmanın önündeki
engellerin başında yoksulluk, nüfus büyümesi ve etkin olmayan
kaynak kullanımı ve zengin ülkelerdeki israfa kaçan tüketim gelmektedir.
Çevre
koruması bilinci arttıkça dünyada çevre dostu sanayiler de yükselişe
geçmektedir. Belli çevre standartlarına uymayan ürün ve hizmetlerin
dünya piyasalarında tutunma şansları kalmamaktadır. Dünyadaki hızlı
nüfus artışı, karbondioksit ve diğer sera gazların üretimleri,
ormanlardaki azalma ve çölleşme küresel iklim üzerinde
değişimlere yol açmaktadır. Dünya ikliminde meydana gelen
değişimlere bağlı olarak önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin
de içinde bulunduğu Güney Avrupa bölgesinin ortalama sıcaklığında
2-3 derece yükselme, yaz yağışında yüzde 5-15 ve toprak neminde
de yüzde 15-25 oranında düşme meydana gelmesi bekleniyor.
Önümüzdeki
dönemde Türkiye'de tarımsal üretim potansiyelinin değişmesi,
çeşitli ürünlerin üretiminde artış ya da azalışlar
görülmesi beklenebilir. İklim kuşaklarının ekvatordan kutuplara doğru
kayması neticesinde Türkiye bugün Ortadoğu ve Afrika'daki gibi daha
sıcak bir iklim kuşağının etkisinde kalabilir. Bu değişime
uyum gösteremeyen fauna ve floralar yok olacak, kurak ve yarı-kurak alanların
genişlemesine ek olarak yaz kuraklığının süresinde ve şiddetindeki
artışlar, çölleşme sürecini, tuzlanma ve erozyonu arttıracaktır.
Bu itibarla, çevreyi statik bir veri olarak görmemeli, uzun vadeli stratejimizi
sürdürülebilir kalkınmayı esas alacak şekilde geliştirmeliyiz.
Başlangıç maliyeti ağır bile olsa, çevre dostu sanayilere
- özellikle karbondioksit emisyonu yüksek sanayilerde çevre dostu
teknolojilere yatırım yapmak suretiyle - uluslararası baskıya maruz kalmadan ve bize
önümüzdeki yüzyılda karşılaştırmalı üstünlük
kazandıracak şekilde bir an evvel yönelmek zorunda olduğumuza inanıyoruz.
Otomobil Sanayii
Nereye Gidiyor?
Dünyada
otomobil sanayinin son yıllarda içine girdiği yeniden yapılanma süreci
dört temel alanda ilerlemektedir: yeni yönetim ve örgütlenme
teknikleri, mikro-elektronik aksamlı teknolojiler, yan sanayi ile kurulan yeni ilişki
biçimi ve yeni malzeme teknolojileridir. Birçok şirket, dünya
pazarlarındaki keskin rekabet karşısında ya pazar paylaşımı ya da evlenme
yoluna gitmektedir. Latin Amerika, Hindistan, Çin ve diğer Asya-Pasifik
ülkelerinde yükselen talebin dünya çapında araba ve hafif kamyon
satışlarını 2001 yılına kadar yaklaşık yüzde 25 arttırması beklenmektedir.
Özellikle Latin Amerika'nın hem satışlarda hem de üretimde muazzam
bir artış kaydetmesi, bu çerçevede sözgelimi, Brezilya'da
araba ve hafif kamyon üretiminin önümüzdeki yüzyıl başına
kadar iki katından fazla artarak 2 milyon düzeyini aşacağı hesaplanmaktadır.
DRI/McGraw-Hill'in82 bir incelemesine göre yükselmekte
olan pazarlardaki bu gelişmeler Avrupa ve Kuzey Amerika'nın oturmuş piyasalarındaki
nisbi büyüme eksikliğini fazlasıyla telafi edebilecektir.
Türk
otomobil piyasasının önümüzdeki dönemde büyük bir talep
genişlemesi yaşamasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Zira halen
araç sayısı 1000 kişide 37 civarında iken, dünya ortalaması 86,
AB ülkeleri ortalaması ise 350-400 düzeyindedir. Halihazırda Türk
otomobil piyasasında 2.7 milyon araç trafiğe çıkmaktadır. Türkiye'de
hem günümüzde hem de gelecekte muazzam bir araba talebi bulunduğunun
bilincindeki başlıca uluslararası üreticiler pazar paylarını arttırmak
için ya ortak üretime ya da doğrudan satışlara yönelmişlerdir.
Ülkemizde otomobil üretimi yüzde 20 artarak, 233.414'u yolcu aracı
olmak üzere 319.498'e (1995) yükseldi. Bu arada, bir önceki yıla göre
yüzde 10 artışla, 21.652'si araba olmak üzere 34.930 motorlu araç
ithal edildi.83 1996 yılının ilk dokuz ayında ise, Gümrük Birliği'nin
de etkisiyle, ülkeye araba ithalinde büyük bir sıçrama yaşandı.
İç piyasa ihtiyacının yüzde 20'sini ithal arabalar karşıladı; bu
oran, bir önceki yılın aynı döneminde sadece yüzde 7 idi.84
Türk otomotiv sanayi, sadece iç pazarı değil bölge ülkelerini
de üretim ve pazarlama hedeflerine dahil etmediği takdirde özellikle
ölçek ekonomisi bakımından uzun vadede dünya rekabet koşullarına
uyum sağlamada ciddi güçlükler çekecektir. Neticede,
önümüzdeki on yılda piyasadaki imalatçı firmaların pazar büyüklüğünü
dikkate alarak ya konsolidasyona ya da birleşmeye yönelmeleri, yeni modeller
geliştirilmesi ve kalite iyileştirilmesi yoluyla ihracatlarını ve yurtdışı
ortak yatırımlarını artırmaya çalışmaları beklenmektedir.
Finans ve Bankacılık
Sektöründe Yükseliş
Bugün
dış dünya ile yoğun bağlantılar içermeyen sektörlerin
başarı şansı yoktur. Dünya ekonomisi ile bütünleşme,
ticaret ve yatırım faaliyetlerinin etkin şekilde yürütülebilmesi,
sözünü ettiğimiz büyük çaplı altyapı projelerinin
tamamlanabilmesi için finansman ve bankacılık sektörünün gelişmiş
olması, küresel sermaye hareketleri ile içiçe geçmeleri
ön koşuldur. 1980 sonrasında Türk piyasasına giren yabancı finans
ve banka kuruluşlarının da etkisiyle, finans ve bankacılık sistemimiz halihazırda
Avrupa'nın en etkin ve çağdaş örneklerinden birisi olma
yolundadır. Özellikle Batılı bankaların iş yapmakta zorlandığı
bölge ülkelerindeki yaratıcı ve esnek ticaret ve yatırım finansmanı projeleri
ile öne çıkan bankalarımız, ülke içinde de bankacılık ve
finans ürünlerini çeşitlendirmiş, dünya standartlarını
yakalamış, hatta bazı alanlarda aşmıştır bile. Bu yükselişi
muhafaza etmek, sermaye yapılarını güçlendirmek, vasıflı insangücü
yetiştirilmesine artan ölçüde öncelik vermek ve üretken
yatırımlara yönelmek önümüzdeki zorlu görevler arasındadır.
Şimdilik
yüksek faiz oranlarının cezbettiği yabancı para girişleri, Türkiye'de
mevcut durumun bir kriz noktasına ulaşmasını geciktirmektedir. Döviz rezervleri
yüksek olmasına karşın, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle "Türk
Mucizesi"nin giderek sönmekte olduğu yolundaki değerlendirmeler
yabancı yatırımcıları ciddi şekilde kaygılandırmaktadır. Sermayenin tedricen
Türkiye'den çekilmesi (ya da sadece spekülatif kazançlar
üzerine yoğunlaşması) halinde geriye çok az seçenek
kalmaktadır. Faiz oranlarını daha fazla yükseltmek, ekonomik büyümenin
tamamen durmasına ve daha fazla banka iflaslarına yol açabilir. Ancak, köklü
reformlar ve kamu açıklarının denetim altına alınacağı istikrarlı bir
makroekonomik yönetim Türkiye'yi tehlike bölgesinde çıkartıp
onu geleceğin dinamik bir ülkesi yapabilir. Bir an evvel ciddi adımlar
atılarak reform sürecinin başlatılmaması halinde, Meksika ve Güneydoğu
Asya örneklerinin ülkemizde yeniden yaşanması riski devam etmektedir.
Uluslararası
döviz piyasasında büyüme hızı yavaşlamakla birlikte, yatırımcılar
giderek artan ölçüde ileri teknikle "swap" ve "derivative" sözleşmeler
kullanmaktadırlar. Bank of International Settlements'in bir raporuna göre,85 bankalarla şirket alıcıları arasındaki anlaşmalarda (the
over-the-counter market) "derivatives" sözleşmelerin gayrisafi piyasa
değeri 2,200 milyar doları aşmış durumdadır. Yine aynı rapora
göre, dünyadaki ortalama günlük 1,200 milyar dolarlık tüm
döviz işlemlerinin yüzde 83'ü dolar üzerinden yapılmaktadır.
Londra, küresel işlemlerin yüzde 30'unun gerçekleştirildiği
dünyanın en büyük döviz piyasası konumundadır. New York ve Tokyo'nun
toplamından daha fazla döviz işlemi gerçekleşen Londra'nın
yanısıra, Singapur ve Hong Kong da önde gelen döviz merkezleri arasında
sayılmaktadır. Bu piyasalarda yerel para ile işlem hacmi toplam içinde
sadece yüzde 20 civarındadır; oysa New York ve Tokyo'da işlemlerin yüzde
80'den fazlası yerel para birimi üzerinden gerçekleştirilmektedir.
DTÖ'nde
bankacılık, menkul kıymetler, sigorta ve varlık yönetimi gibi finansal hizmetlerin
serbestleştirilmesine ilişkin müzakereler Nisan 1997'de başlamıştır.
Dünyadaki toplam bankacılık varlığının 20 trilyon dolardan fazla olduğu,
sigorta primlerinin 4.6 trilyon doları, menkul kıymetler sermayesinin 10 trilyon
dolar ve listelenen tahvillerin ise 10 trilyon dolar civarında olduğu tahmin
ediliyor.86
İstanbul'un
dünyanın önde gelen borsa ve döviz merkezlerinden birisi haline gelmesi
için yürütülen çalışmalar hız ve kapsam kazanmaktadır.
Sadece bölgesindeki en güçlü finans merkezi olması İstanbul'a
ve dolayısıyla Türk ekonomisine önemli kazançlar sağlayacaktır.
Bölgesel finans, borsa ve bankacılık merkezi olma hedefinin gerçekleştirilmesi
için İMKB ve bankalarımız yoğun gayret göstermektedirler. Türk
firmalarının yurtdışına açılmalarının ve dış finansman kaynaklarını
artan ölçüde kullanmaya başlamalarının bir sonucu olarak İMKB,
Avrasya Borsalar Birliği'nin öncülüğünü yaparken,
resmi ve özel bankalarımız Balkanlar'da, Orta Asya ve Kafkaslar'da, Avrupa ve
ABD'de de finansman ağlarını hergeçen gün genişletmekte
ve güçlendirmektedir. Böylece 2010 hedeflerinin gerçekleştirilmesi
için gereken iç ve dış finansman kaynakları mümkün
olan en düşük maliyetle sağlanabilecektir.
Taşımacılık
ve Gemi İnşa Sanayi 87
Şayet
Türkiye içinde bulunduğu bölgenin ekonomik merkezi olmayı
hedefliyorsa, bunun altyapısını oluşturacak etkin bir liman şebekesi
ve taşımacılık filosu kurulması, mevcutların modernizasyonu ve genişletilmesi
önkoşuldur. 1980 yılında 3,606 milyon ton olan dünya deniz ticaret
hacmi 1995 yılında 4,678 milyon ton civarında gerçekleşmiştir.
(ISL Bremen kaynaklarına göre) 300 gayrisafi ton ve üzerindeki 37,015 adet
gemiden oluşan dünya deniz ticaret filosu 1 Ocak 1996 tarihi itibariyle
toplam 702.3 milyon dwt ve 4.6 milyon TEU kapasitesine sahiptir. Filonun yüzde
37.8'i 20-24 yaş grubundadır. 1991-1995 döneminde dünya deniz ticaret
filosu dwt olarak ortalama yüzde 1.6, TEU olarak da ortalama yüzde 7.5
oranında büyüme kaydetmiştir. Beş yıl içinde özellikle
dökme yük, konteyner ve kimyasal madde taşıyıcı gemilerin sayı ve
tonajında artış olduğu görülmektedir. Bayraklara göre
dünya filosunun dağılımına bakılırsa, Panama (100.7 milyon dwt) birinci
sıradadır. Liberya, (96.1 milyon dwt) ikinci ve Yunanistan (51.4 milyon dwt) üçüncü
sırada yer almaktadır. Türkiye, 1993'de 6,8 milyon dwt ile 23. sırada iken 1996
yılında 10 milyon dwt ile 16.sıraya yükselmiştir. Komşu ülkeler
ile kıyaslandığında, en büyük filoya sahip Yunanistan'ı 39.2 milyon
tonla Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, 12.9 milyon ton ile Rusya izlemektedir.
Dördüncü sıradaki Türkiye'den sonra ise sırasıyla Ukrayna (4.8
milyon dwt), İran (4.6 milyon dwt), Romanya, Mısır, Bulgaristan ve Irak gelmektedir.
Gemicilik
sektörü Türk ekonomisine ülkenin en önemli döviz kazandıran
sektörleri arasındadır. Uluslararası deniz ticaretinde taşıma miktarı
olarak demir cevheri, petrolden sonra ikinci önemli yüktür; onu, kömür
ve hububat izlemektedir. Ekonomik güvenliğimiz bakımından yaşamsal
önemdeki petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz limanlarımıza
sadece yabancı gemilerin taşıması, kriz dönemlerinde, ciddi sıkıntılara
yol açabileceğinden yüksek tonajlı petrol tankeri edinilmesi resmi
politika haline getirilmelidir. 1980 yılında kayıtlı deniz filomuz 1.5 milyon dwt
iken uluslararası ticaretimizde gözlenen patlama filonun da büyümesinin
yolunu açmıştır. 1989'da 4.7 milyon dwt ve 1995 yılı itibariyle de 11.5
milyon dwt'e ulaşılmıştır. Fiziki artışın yanısıra filonun yaş
ortalaması da düşürüldü. 2000 yılına kadar Türk bayrağı
altındaki taşıma gemilerinin 20 milyon dwt kapasiteye ulaşması bekleniyor.
Konteyner
taşımaları, daha ziyade pahalı mallar ve yükleme-boşaltmada zarar
görme ihtimali yüksek mallar ile soğutma tertibatı gerektiren soğuk
yükler için yapılmaktadır. Günümüzde konteyner denizaşırı
nakliyatın vazgeçilmez aracı haline gelmiştir. Ülkemizde konteyner
taşımacılığında pazarın egemeni hala yabancı armatörlerdir. Bu
alanda dünyadaki gelişmeye ayak uydurabildiğimiz söylenemez.
Konteyner taşımacılığı ülkemizde ya kırkambar denilen konvansiyonel
gemiler (güverte yükü olarak) ya da çok amaçlı gemiler
ile yapılmaktadır. Denizcilik Müsteşarlığı verilerine göre,
toplam dış ticaretimizde Türk bayraklı gemilerin konteyner taşımalarımızdan
aldıkları pay 1990 yılında yüzde 6.8 iken bu oran 1995'de yüzde 4.6'ya
gerilemiştir. Türkiye'den dış dünyaya yönelik çok
sayıda konteyner hattımız bulunmasına karşın bu hatlarda hep yabancı bayraklı
gemilerin çalıştırılıyor olması acı bir gerçektir.
1995 yılında
denizyolu ile yapılan toplam 85 milyon tonluk taşıma hacmi içinde, 65
milyon tonluk ithalatın yüzde 42.5'i, 20 milyon tonluk ihracatın ise yüzde
39.4'ü Türk bayraklı gemilerle88 taşınmıştır.
Bu rakamlardan, toplam dış ticaretimizin yüzde 58.2'sinin yabancı bayraklı
gemilerle taşındığı açıkça görülmektedir. Stratejik
coğrafi konumumuz bize kıtalar arasında yaşamsal önemde bir geçiş
köprüsü rolünü bahşetmektedir. Türkiye üzerinden
gerçekleştirilen transit taşımalar, geçmişte İran
ve Ortadoğu ülkelerinin dış ticaret yükleri için sözkonusu
iken, hızla değişmekte olan dünya konjonktürü içinde
özellikle Orta Asya devletlerine ve Uzakdoğu'ya kadar büyüyen
bir pazara yayılmaktadır. 1990 yılına kadar dış ticaret hacmimizin çok
önemli bir bölümünü oluşturan transit taşımalar
Körfez Krizi ve Irak ambargosu nedeniyle büyük bir düşüş
göstermiştir, 1986 yılında toplam transit 43.3 milyon ton iken (ve bunun
yüzde 3.8'i Türk bayraklı gemilerle taşınıyorken) 1995 yılında bu
rakam 314 bin tona gerilemiştir. Bu miktarın da yüzde 42.8'i Türk
gemileriyle taşınmıştır.
Gemi inşa
sanayi, yeni gemi inşa, gemi onarımı, gemi sökümü ve yat inşası
gibi alanlarda faaliyet gösteren yüksek potansiyele sahip bir sektördür.
Türk deniz ticaret filosunun güç kaybetmemesi için sürekli
yeni gemi yatırımlarının yapılması şarttır. Zira, yatırıma ayrılmayan her bedel
navlun olarak diğer ülke gemilerine ödenmektedir. Uruguay Round
anlaşması çerçevesinde ulusal tersanelerin uluslararası rekabet
koşullarına göre faaliyet göstermesini, bu çerçevede
sübvansiyonların kaldırılmasını öngören ilgili OECD sözleşmesine
ülkemizin taraf olması kaçınılmaz hale gelmiştir. Halen altyapısı
bile tamamlanmamış olan gemi inşa sanayimiz anlaşma imzalandığında
her türlü doğrudan ve dolaylı destekten mahrum kalacaktır. İmzalanmaması
halinde ise anlaşmaya taraf olan ülkelere taşıma hizmetinde bulunma
imkanı ortadan kalkabilecektir. Bu durumda, 2000 yılı sonuna kadar anlaşmaya
taraf olunması gerektiği varsayımıyla sektörün uluslararası rekabete
hazır hale gelmesi için gereken adımlar vakit geçirmeksizin atılmalıdır.
Biyoteknolojide
Sıçrama Gereği
Gezegenimizde
yaşamın daha geniş imkanlarla devam etmesi, öyle görünüyor
ki, biyoteknoloji alanındaki ilerlemelere sıkı sıkıya bağlı hale gelmektedir.
Sağlık ve ilaç sanayinde sağlanan muazzam yeniliklerden sonra
biyoteknoloji, şimdi tarım ve gıda sanayilerine yönelmiş durumdadır.
Ayrıca, çevre korunmasında en önemli silahlardan birisi olarak da görülüyor.89 1980'li yılların başında Avrupa çok bilinçli ve
cesur bir karar alarak, teknoloji bakımından geride kalmış olduğu mikro-elektronik
sektöründe ABD ve Japonya'yı yakalama hedefini benimsedi. Bu amaçla
oluşturulan JESSI (Joint European Submicron Silicon Initiative) sayesinde ve
uluslararası talebin de yükselmesiyle, Avrupa'nın mikro-elektronik sektörü,
1990'ların başına doğru dünya piyasasında güçlü
bir rakip haline geldi; o zamandan beri de bu konumunu pekiştirmektedir. Şimdi,
aynı süreç biyoteknoloji alanında da işlemektedir. Birkaç
yıl öncesine kadar biyoteknoloji temelde bir Amerikan uğraşısı
idi. Artık, Avrupa, özellikle de Almanya ve İngiltere, rekabet edebilir ürünler
ve süreçler yaratma yeteneğine sahip bir biyoteknoloji sektörü
geliştirmek için büyük bir gayret sarfetmektedirler.
Avrupa
biyoteknoloji sektörü yılda yüzde 20 oranında büyümektedir.90 Sektörün hızla büyümesinin en önemli sebebi,
muazzam bir mali destek gelmesidir. 1995 yılında biyoteknoloji projelerine Alman
kamu ve özel sektörlerinden toplam 1.14 milyar dolar akıtılmıştır.
Bu para, Almanya'nın 32.3 milyar dolarlık toplam araştırma-geliştirme
bütçesinin yüzde 3.5'ine eşittir. Türkiye, belki de bu
kadar büyük paraları biyoteknoloji sektörüne aktarma imkanına
bu aşamada sahip değil; ancak, en azından Avrupa'da yürütülmekte
olan ortak çabalara konsorsiyum üyesi olarak katılmak için çaba
sarfedebilir. Gelecek yarışında yer alıp almayacağımızı biyoteknolojide,
özellikle de tarımsal biyoteknoloji alanında, bugünden başlayarak
yetiştireceğimiz insangücü ve yatırımlarımızın belirleyeceğini
akıldan çıkartmamalıyız. Gelecek yüzyılın temel gelişmelerini derinden
etkileme potansiyeline sahip biyoteknolojinin tam ortasında yer almak, özellikle
tarım potansiyelini daha da zenginleştirmek için biyoteknolojik yöntemleri
kullanmayı hedeflemek ve şimdiden bu yöndeki politika kararlarını almak
gerekli kaynakları tahsis etmek zorundayız.
13. Daha Uzun Yaşamanın Sırrı
Daniel
Green, 29 Aralık 1996 günkü Financial Times'da yer alan "How to live longer"
başlıklı makalesinde ileri sürdüğü "Bizler belki de ölecek
olan son kuşağız" teziyle bilim çevrelerinde bomba etkisi yarattı.
Moleküler biyolojistler, insanlar yaşlandığında ne olduğunu
çözümlemeye başladılar. Hücre bölünmesi sırasında
tedricen yıpranan kromozom uçlarını koruyan başlıklar ("telomeres")
bir süre sonra tamamen yok oluyorlar, böylece hücre bölünmesi
de duruyor. Bölünmeyen hücreler, öldüğünde,
ikame edilmiyorlar. Yaşlıların yaraları daha yavaş iyileşiyor.
Bilim adamları,
biyoteknoloji sayesi | | | |